Osmanlı’da Modernizm Osmanlı’da modernleşme hareketleri Tanzimat ve sonrası olarak görülmekle birlikte Tanzimat öncesi dönem es geçilmektedir. Tanzimat öncesi 3. Ahmet döneminde başlayan “Lale Devri” Osmanlı’da modernleşmenin ilk adımı olarak görülebilir. Lale Devri ile birlikte Avrupa kültürü, sanatı ve ordusu örnek alınarak yenilikler yapılmıştır.

Sonrasında tahta çıkan 1. Mahmut ve 3. Mustafa dönemlerinde Osmanlı’ da Batı tarzı yenilik eğitim ve askeri yönde ilerleyip Batı teknolojilerini yakalama yönünde gelişmiştir. Osmanlı yönetim tarzı ve iç dinamikleri Batı tarzı yenilikleri kabul etmesi içtenleştirmesi zaman almış ve toplumun üst kademesinden başlamıştır.

Fransız Devrimi ve toplumunda modernleşme hareketleri toplumun alt kademesinden başlaması modernleşme hareketlerini ve düşüncesini içselleştirmesini kolaylaştırmıştır. 2. Mahmut dönemi yeniçeri ocaklarının kaldırılması, kısmi meclis kurulması gibi modernleşme hareketleri ve modernleşmeye engel olan durumların kaldırılması Osmanlı’nın modernleşme için Tanzimat öncesi çabasını göstermektedir.

Tanzimat dönemi sonrasında Osmanlı’da modernleşme devlet yönetimi, hukuk, eğitim, askeri sistem olmakla birlikte vergi sisteminin de değiştirilmesi ile Batılılaşma hızlandırılmıştır. Islahat fermanı ile Osmanlı devletinde ırk ve dini görüş fark etmeden tebaayı bir arada tutmak, Osmanlı İmparatorluğu çerçevesinde birleştirmektir.

Batılı medeniyetler Osmanlı’nın Batılılaşma sürecinde Hristiyan tebaanın haklarının genişletilmesini sağlamaya çalışmış ve Osmanlı’nın dağılmasını engellemeye çalışırken bir nevi ekonomik ve siyasi bağlamda Osmanlı’yı batılı düşünce üzerine bağımlı yapmaya çalışmışlardır.

Osmanlı modernleşme hareketleri ve iç dinamiklerini kavramak için Auguste Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya mektubunu irdelemek gerekir. Comte mektubunda Osmanlı devletinin tebaası üzerinde etkisini överek, Batı toplumlarındaki halk ile krallık arasındaki güç ve birlik ayrılığına atıfta bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun pozitivist bir bakış açışına yönelmesini bunun nedeni ise sadece milli veya dini inançları deneyen tarihte başarısız olan imparatorluklar olduğunu dile getirmektedir.

Teolojik bir yönetim şekli modernleşme sürecinde Osmanlı’ya olumlu etki etmeyeceği onun yerine bir amaç ve bir idea çevresinde toplanması gereken bir tebaaya gerek olduğunu söylemektedir. İslam coğrafyasının Katoliklerden daha kolay bir şekilde bu düşünceyi benimseyeceğini düşünen Comte bunun nedenini ise İslam’ın akla ve mantığa önem vermesini ve peygamberin Roma ve Bizans’ın yaptığı hataları fark edip buna zemin hazırlaması olarak görmektedir.

İslam dininin bütünleştirici özelliği ve padişaha verdiği güç üzerine duran Comte bu sayede Osmanlı’nın parçalanmasının durup payidar bir hükümlük süreceğini ve Tanrı’dan boşalan yere insan aklının geçmesi gerektiği şeklinde mektubunda Mustafa Reşit paşaya belirtmiştir.

Dünya genelinde Ortaçağ’da din hayatın merkezindedir. Avrupa’da kilise mutlak gücün sahibi, feodal beyler ve krallar Papa’nın emri altında bulunurlardı. Bu bağlamda bakıldığında modernist düşünce yapısı ile din ve dinin etkisi ters düşmektedir. Modernizme geçiş sürecinde Fransız Devrimi ve etkisi en büyük etkenlerden biri olarak görülmektedir.

Din ile modernist düşünceye sahip burjuvanın asıl çatışma noktası ekonomik faktörlerden dolayı kaynaklanmaktadır. Bunun asıl nedeni ise kilisenin aldığı vergi, sahip olduğu topraklar olarak görülmektedir. Devrim öncesi ekonomik sıkıntılar burjuva sınıfını harekete geçirmekte ve bu hareketi tek başlarına yapamayacağını bilen burjuva sınıfı yanına din adamları ve işçi sınıfını almaya itti. Kiliseyi millîleştirerek bundan sonra kendine rakip olamayacak hale getirdi. Din konusunda daha ileri gitmek istemiyordu.

Lakin kiliseye olan halk ve jakobenlerin tepkisi kiliseye ve din otoritesine zarar verdi. Din ile çatışmaya giren hatta kendi dinini yaratmaya çalışan devrim sonrası yönetim Napolyon gibi güçlü ve devrime ters düşen bir lider doğurdu. Fransız siyaseti çareyi, kilise ve devleti birbirinden ayırmada buldu. Bu durum genellikle laiklik olarak algılandı. Yani, laiklik devrimin amacı değil de bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Fransız Devrimi’nde yayınlanan “Vatandaş ve İnsan Hakları Beyannamesi” ile, düşünce ve inanç özgürlüğünü tanınmaktadır. Fakat, bu durum; kamuyu rahatsız etmeme şartı ile sınırlanmıştır. Halbuki, 1776’da Amerika’da yayınlanan İnsan Hakları Beyannamesi’nde bunun sınırı diğer fertler olarak belirlenmişti. Kıta Avrupası’nın kamusallık etkisi burada devreye girmektedir. Kamuya ve kamusal alana bireyden daha önem veren Avrupa’ da kamuyu rahatsız eden her faktör kabul görmemektedir.

Din ve dini görüşler kamuoyu tarafından onaylanması gerektiği görüşü hakim olmuştur. Modernizm sonrası kilise ve dini diğer faktörler kendi kabuğuna çekilmiş siyaset, hukuk ve ekonomi gibi ulus devletin etkili olduğu alandan uzaklaştırılmıştır.