Kaybolan Mahalleler, Susan Vicdanlar
Bazen insan geçmişi özlemez aslında… Geçmişteki kendisini, o günlerdeki insanlığını, güven duygusunu ve samimiyeti özler.
Bir su tabancasıyla saatlerce sokaklarda koşturduğumuz, dizlerimiz yara içinde eve döndüğümüz, annemizin “Neredeydin?” diye kızdığı ama içten içe de güvende olduğumuzu bildiği günleri özlüyorum.
İki mahalle arasındaki saklambaç oyunlarını, akşam ezanı okununca annelerin pencerelerden çocuklarını çağırdığı o güzel zamanları özlüyorum. Bir çocuğun kaybolmasının değil, geç kalmasının endişe edildiği günleri…
Siyah beyaz filmlerin karşısına geçip ailece oturduğumuz, televizyonun kumandasının bile kıymetli olduğu zamanları özlüyorum. Bugünkü gibi herkesin elinde bir ekran, herkesin gözünün başka bir dünyada olduğu günleri değil; aynı odada olup birbirimizin yüzüne baktığımız günleri…
Sabah namazına giden büyüklerimizin ardından sokakların sessizliğini, sabahın erken saatlerinde eve dönen insanın kimseye hesap vermeden huzurla yürüyebilmesini özlüyorum. Kapıların kilitlenmediği, komşunun komşuya emanet olduğu günleri…
Karnımız acıktığında çekinmeden komşunun kapısını çalıp “Teyze, karnım aç.” diyebildiğimiz zamanları özlüyorum. Çünkü o zaman komşu sadece yan evde yaşayan insan değildi; aileden biriydi.
Bir evde yemek pişiyorsa kokusu bütün mahalleye yayılırdı. Bir çocuğun karnı açsa mutlaka bir kapı açılırdı. Bir yaşlı yalnızsa mutlaka hatırı sorulurdu.
Şimdi ise aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanların birbirinin adını bilmediği bir zamandayız. Yan komşumuzun başına bir şey gelse bazen günler sonra haberimiz oluyor.
Eskiden “Senin çocuk bugün görünmedi, bir şey mi oldu?” diye soran mahalleler vardı. Şimdi apartmanlarda yan daireden gelen sesi bile duymuyoruz.
Düşünüyorum da, eskiden bir evde yangın çıksa mahalle ayağa kalkardı. Herkes koşardı. Çünkü herkes birbirini tanırdı. Şimdi ise bazen yanımızdaki insanın adını bile bilmiyoruz. Belki de en büyük yangın, binalarda değil; insan ilişkilerinde çıktı.
Eskiden büyüklerimize saygı vardı. Dedem içeri girdiğinde insanlar ayağa kalkardı. Büyüklerin sözü dinlenirdi. Öğretmen, sadece ders anlatan biri değil; toplumun yol göstericisiydi.
Bugün ise bazen öğretmene, doktora, yaşlıya, emeğe saygının azaldığını görüyoruz. Öyle bir zamana geldik ki bazı yerlerde çocuklar büyüklere değil, büyükler çocuklara kendini kabul ettirmeye çalışıyor.
Eskiden insanlar birbirinin gönlüne bakardı, bugün çoğu zaman cebine, makamına, telefonuna bakılıyor. Eskiden insanın sözü senetti. Şimdi en çok ihtiyacımız olan şey güven.
Bir zamanlar doğal olan sadece yiyecekler değildi. İnsan ilişkileri de doğaldı. Dostluklar menfaatsizdi, sohbetler samimiydi, gülüşler gerçekti.
Bugün ise her şeyin hızlandığı ama hiçbir şeyin derinleşmediği bir dönemdeyiz. Telefonlar çoğaldı, iletişim azaldı. Sosyal medya arttı, sosyallik azaldı. Binlerce arkadaşımız var ama derdimizi anlatacak gerçek dost bulmak zorlaştı.
Eskiden mahallede bir olay olduğunda günlerce konuşulur, herkes birbirini tanırdı. Şimdi dünyanın her yerinden haber akıyor ama bazen kendi yanımızdaki insanın derdinden haberimiz olmuyor.
Gazeteciliğe 1991 yılında hastane muhabiri olarak başladım. Dile kolay… Tam 35 yıl. Bu meslekte nice insan hikâyesine tanıklık ettim.
Hastane koridorlarında umut bekleyen aileleri, sevincini paylaşanları, acısıyla sessizce ağlayanları gördüm. Nice doğuma, nice vedaya, nice mutluluğa ve nice hüzne şahit oldum.
Bir gazeteci sadece haber yazmaz aslında. Bir şehrin hafızasını tutar. Sokakların değişimini, insanların dönüşümünü, zamanın izlerini kaydeder.
35 yıl boyunca gördüğüm en önemli gerçek şu oldu: Teknoloji gelişebilir, şehirler büyüyebilir, binalar yükselebilir ama insanın içindeki merhamet azalırsa hiçbir gelişmenin anlamı kalmaz.
Eskiden bir mahallede bir cinayet haberi olduğunda insanlar günlerce konuşurdu. Çünkü olağanüstü bir şeydi. Bugün ise maalesef şiddet haberleri hayatımızın sıradan bir parçası haline gelmeye başladı.
Her gün yeni bir acı, yeni bir tartışma, yeni bir kırgınlıkla karşılaşıyoruz. Belki de en büyük kaybımız, kötülüğe alışmaya başlamamız.
Bir insanın acısına üzülmek yerine sadece izleyip geçiyoruz. Başkasının derdi bizi eskisi kadar ilgilendirmiyor. Oysa insanı insan yapan şey, başkasının acısını hissedebilmesidir.
Bu yüzden yılların bana öğrettiği en büyük ders şudur: Samimi insanlarla dost olun. Cömert insanlarla yol yürüyün. Vicdanlı insanları hayatınızda tutun. Çünkü makam geçer, para biter, güzellik yaşlanır ama iyi insanın bıraktığı iz kalır.
Belki geçmiş geri gelmeyecek. Belki siyah beyaz filmler, sokak oyunları, eski mahalle kültürü yeniden yaşanmayacak.
Ama insan isterse içinde taşıdığı değerleri yeniden canlandırabilir. Bir selam vererek… Bir komşunun kapısını çalarak… Bir büyüğün elini öperek… Bir çocuğun başını okşayarak… Bir ihtiyaç sahibine yardım ederek…
Belki dünyayı değiştiremeyiz ama kendi çevremizde küçük iyilik adaları oluşturabiliriz.
Çünkü bu çağın en büyük ihtiyacı teknoloji değil…
Biraz daha insanlık.
Biraz daha merhamet.
Biraz daha vicdan.
Ve biraz daha eski günlerdeki samimiyet…
-