banner370
 Artık her 24 Ocak ile 2 Şubat tarihleri arası ‘Adalet ve Demokrasi Şehitleri Haftası’ olarak anılıyor. Neden mi? Çünkü Türkiye’mizin yüz akı aydınlarımızı hunharca katleden zihniyetin sonucudur bu hafta. Çünkü o karanlık düşünce sahipleri yol gösteren, ışık tutan, aydınlatan, aydın sorumluluğuyla yazan ve çizen ama susmayan, korkmayan, üretken insanları istemezler. O karanlık güçlerin sahipleri sana düşman-bana düşman, kısacası düşünen insana karşıdır. Bugün artık tüm çıplaklığıyla görüyoruz ki bu aydınlarımız boşuna ölmemiş.

Örneğin, 31 Ocak 1990’da Atatürkçü Düşünce derneğimizin kurucu genel Başkanı Prof. Dr. Muhammer Aksoy hunharca katledildi. O, daha 19 Mayıs 1989’da kendisi gibi saygın 50 tane Atatürkçüyle Türkiye’mizin o gününü ve 25 yıl sonrasının bu günlerini görebilmiş ve Atatürkçülüğü savunma amaçlı Atatürkçü Düşünce Derneği’ni kurmuştur.

Ocak ayının 11’inde The Marmara Oteli’nin bombalanması sonucu Yasemin Cebenoyan ve yazar Onat Kutlar öldürüldüler.
6 Ocak’ta Evrensel Gazetesi’nin yiğit çocuğu Metin Göktepe, gözaltında, polis dayağı sonucu öldürüldü.

Yine Ocak ayında Agos Gazetesi’nin Genel yayın Yönetmeni; Ermeni asıllı Türk vatandaşımız Hrant Dink öldürüldü. Türk-Ermeni kardeşliğini savunan gerçek bir yurtseverdi. Fransız Parlamentosu’nun Ermeni soykırımı yalanına karşı imza kampanyası başlatmış ve “Fransa’da bu yalanı protesto edeceğim” diyebilen bir ilerici aydınımızdı.

24 Ocak 2001, Diyarbakır İl Emniyet Müdürü Gaffar Okkan, Hizbullahcı teröristler tarafından korumalarıyla birlikte şehit edildi. O, milletinin Emniyet Müdürü olabilen bir halk çocuğu, gerçek bir Atatürkçüydü. “Makam peşinde değilim, yapacak bir şey bulamazsam babamın fırınına gider ekmek satarım.” Diyebilen mütevazı bir insandı. Diyarbakırlılar onu öylesine sevdiler ve bağırlarına bastılar ki, yeni doğan çocuklarının ismini Gaffar Okkan koydular. Cenazesine kendiliğinden kepenk kapatarak, 100 binler katıldılar. Bu yıl ölüm yıldönümünde, Gaffar Okkan’ın memleketindeki mezarına, Diyarbakırlı, Kürk kökenli, Gaffar Okkan isimli 102 tane çocuğumuz çiçek bıraktılar.

1 Şubat 1979 - gazeteci yazar Abdi İpekçi katledildi. Mehmet Ali Ağca’lar tarafından öldürüldüğü iddia edilirken, arkasındaki karanlık güçlere ulaşılamaması içimizi kanatıyor.

Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Turan Dursun, Çetin Emeç, Doğan Öz, Necip Hablemitoğlu ve daha dün Ali İsmail Korkmaz’lar, Berkin Elvan’lar, Mehmet Ayvalıtaş’lar, Ethem Sarısülük’ler, cumhuriyet ve demokrasi adına katledilmediler mi?
Öldürülen bütün bu insanlarımızın ortak özelliği neydi? Hepsi de cumhuriyetçi, demokrat, laik, Atatürk devrimlerine yürekten bağlı, tam bağımsız Türkiye’den yana ve antiemperyalisttiler. Bu cinayetleri işleyen ve işleten karanlık güçler şunu bilsinler ki, yerli yabancı tüm vatan hainlerinin bütün baskı ve tehditlerine boyun eğmeyecek binlerce Atatürkçü vatan evladı karşılarına dikilecektir. Örneğin, 28 Ocak 2015 İsviçre’de Ermeni soykırımı yalanını yerle bir etmeye giden vatan evlatları gibi.

“VURULDUK EY HALKIM, UNUTMA BİZİ” - UĞUR MUMCU
 24 Ocak 1993. Karlı bir Ankara günü. Araştırmacı gazeteci yazar Uğur Mumcu, arabasına konulan harekete duyarlı C4 plastik patlayıcıdan oluşan bombanın patlamasıyla hunharca katlediliyor.  Ölümünün 22’nci yılında, sevenleri onu hiç unutmadı ve unutmayacak.
O, tabu kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey’le, Nadire Hanım’ın 4 çocuğundan 3’üncüsü olarak, 22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de doğdu. Aile, aslen Ankaralı ve çiftçilikle uğraşırdı. Ankara’nın yerlisi olan bu aile daha sonra mum ticaretine atıldı. Mum üretimi, satışı, ithalatı yaparlardı. Soyadı kanunu çıktığında bu yüzden mumcu soyadını aldılar.

Öğrenim hayatına Ankara’da başlayan Uğur Mumcu’nun ilkokulu Devrim İlkokulu’dur. Bir söyleşisinde, “Benim solcu olmamda, bu ‘Devrim İlkokulu’nun adının da payı vardır” demiştir. 1961 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi ve 1965 yılında avukat olarak mezun oldu. 1968 yılında Dişlini geliştirme amacıyla İngiltere’ye gitti. Burada gerek İngiltere üniversitelerinden gerek NATO’dan burslu okuma tekliflerini “Ben NATO’ya karşıyım. Nasıl kabul ederim” diyerek reddeden bir yurtseverdi.

31 ocak 1969’da mezun olduğu fakültenin İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı oldu. Ve 13 kasım 1969’da Ankara Barosu’nun levhasından adını sildirerek avukatlığı bıraktı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazmaya başladı. 

12 Mart 1971 Darbesi’nden sonra 17 Mayıs’ta gözaltına alındı ve Mamak Askeri Cezaevi’nde 1 yılı aşkın süre yattı. Bu arada 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat Yargıtay’ın bozma kararı üzerine, 10 Ekim 1972’de serbest kaldı ve askere alındı. Tuzla Piyade Okulu’nda 3 ay temel eğitim aldığı halde, okul idaresinin “kötü hal ve düşünce sahibi” suçlamasıyla yedek subay hakkı elinden alındı ve er çıkarıldı. Ardından da Ağrı ili Patnos ilçesine gönderildi. Ve askerliğini 31 Ocak 1974’te sakıncalı piyade eri olarak tamamladı. Daha sonraları “Sakıncalı Piyade” kitabını yazmış ve yine daha sonra Rutkay Aziz’in sahnelediği ‘Sakıncalı Piyade’  oyunuyla vatandaşlarımızın gönlünde taht kurmuştur. İlginç olan, yeden subaylık hakkı ve aylıkları için açtığı davayı kazanmıştır. Askerlik sonrası Ankara Üniversitesi’ndeki asistanlık görevinden de ayrılan Uğur Mumcu, profesyonel olarak gazeteciliğe başlar. 25 Şubat 1974’de Yeni Ortam gazetesinde “Anarşist” başlıklı ilk yazısı yayınlanır. İlk yazısıyla köşe yazarlığına başlar.

19 Temmuz 1976’da Güldal Homan ile evlenir ve bu evlilikten Özgür ve Özge isimli iki çocuğu olur. 1975’te Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya ve bu arada da kitapları yayınlanmaya başlar. İlhan Selçuk ve 80 Cumhuriyet Gazetesi çalışanının 1991’de gazeteden ayrılması üzerine Uğur Mumcu’da ayrılmış ve 7 Mayıs 1992’de İlhan Selçuk ve arkadaşlarının dönmesiyle Uğru Mumcu da geri dönmüştür. Ve öldürülünceye kadar da Cumhuriyet’te köşe yazarlığına devam etmiştir.

O, ülkesinin ve milletinin sorunlarını kendi sorunu bilen, aldığı tehditlere pabuç bırakmadan doğruları araştırıp yazan, “Silah Kaçakçılığı ve Terör”, “Rabıta”, “Tarikat-Siyaset-Ticaret”, “Kürt – İslam Ayaklanması 1919-1925”, “Bomba Davası ve İlaç Dosyası”, “Kürt Dosyası” gibi çok önemli kitapları ile araştırmacı gazeteciliğin en güzel örneklerini vermiş, gerçek bir Atatürkçü ve Cumhuriyetçi aydınımızdı.

“Gazeteci; habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazmalı. Bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan gazetecidir” der.
O, “insanlar niçin hapis yatar? Niçin acı çeker? Niçin Ziverbey Köşkünde otağı hümayun denen işkence karargahlarında işkenceden geçer? Niçin? Bunun bir nedeni var: “daha iyi dünya, daha iyi demokrasi, daha iyi adalet, ekmek ve özgürlük” der.

O, “Ne yapmalı? Şunu yapmalı: Başbakanlar, mezarlara bundan sonra toprak atmamak istiyorlarsa, kendi üzerlerindeki ölü toprağını kaldırmalıdırlar. Hem de zaman yitirmeden” der.

O, “Demokratik bir toplum için en büyük tehlike; yolsuzluklara, karanlık olaylara ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir” der.

O, “Ey hükümet! Ey karınca ezmez hükümet! Uyan artık. Bu aymazlıktan uyan artık. Senin iktidarında insanlar kurbanlık koyunlar gibi birer birer öldürülüyorlar. Ve istihbarat örgütlerin, tek satır rapor bile veremiyorsa, bu olaylardan sorumlu olan sensin. Ya çekil git, ya da görevini yap” demiştir.

Görüldüğü gibi, onu öldürmekle yok edeceğini sanan zavallılar, yine yanıldılar. Aydınlığın ölümsüzlüğü Uğur Mumcu’dur. O, düşünceleri ve eserleriyle yolumuzu aydınlatmaya hep devam eden kalpaksız Kuvay-i Milliyeci’dir.

Onun sözleriyle diyoruz ki;

“Ben Atatürkçüyüm. Ben Cumhuriyetçiyim. Ben laikim. Ben antiemperyalistim. Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben özgürlükçüyüm. Ben insan hakları savunucusuyum. Ben terörün karşısındayım. Ben yobazların, hırsızların vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Öyleyse vurun, parçalayın! Her parçamdan, benim gibiler ve beni aşacaklar çıkacaktır.”

Yeni Uğur Mumcu’lar, açılımcı bölücülere, paralelci yobazlara, vatan hainlerine karşı dimdik ayakta, ülkemizin bütünlüğü, milletimizin birliği için, Mustafa Kemal’in askeri olmaya yemin etmiştir.

SESLENİŞ / UĞUR MUMCU

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz, işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım unutma bizi...

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acımaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu, insanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık önlerine. sonra da otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Giresun'daki köylüler, sizin için öldük. Ege'deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğudaki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul'daki, Ankara'daki işçiler sizin için öldük. Adana7da, paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutma bizi...

Bağımsızlık, Mustafa Kemal'den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi...

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komunist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler.

Vurulduk ey halkım unutma bizi...

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eli değmemişti ellerimiz. bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi...

Bizi öldürenler , bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi...

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi... Bir gün sesimiz, hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi.
Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz, şimdi hep birlikteyiz ey halkım, unutma bizi,
unutma bizi,
unutma bizi…
 
UĞURLAR OLSUN    
Bir Pazar Sabahıydı Ankara Kar Altında
Zemheri Ayazıydı Yaz Güneşi Koynunda
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
Zalımlar Pusudaydı Bedenim Paramparça
Ucuz Can Pazarıydı Kalemim Düştü Kana
 
 Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
 Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
 Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
 Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun
 
Çevirdim Anahtarı Apansız Bir Ölüme
Şarapnel Parçaları Saplandı Ciğerime
Ucuz Can Pazarıydı Kan Doldu Gözlerime
İsimsiz Korkuları Katmadım Yüreğime
Bembeyaz Doğruları Yaşadım Ölümüne
 
 Uğurlar Olsun Uğurlar Olsun
 Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun
 Bir Keskin Kalem Bir Kırık Gözlük
 Yürekli Yiğitlere Hatıran Olsun
 
Ali Çınar-Selda Bağcan
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
ceyhun özyurt 3 yıl önce

bu gazetenin yazar listesinde adını görünce sevindim.ne zaman yazmaya başladın bilmiyorum ama hayırlı uğurlu olsun.
kutlarken bir konuyu da hatırlatmadan geçemeyeceğim:köşe yazılara okuyucuyu sıkmayacak şekilde ve kısa öz olmalı. sen rahmetli ilhan selçuk'un köşe yazılarında gazetenin kat yerinden aşağı geçtiğini hiç gördün mü?saygfılar sunarım

banner368

banner371

banner372

banner373

banner374

banner375

banner376