SULTAN SENCER’İN HUZURUNDA

“Gözel Türkistan sènge ne boldı?
Sahar vaktıda gülleriñ soldı,
Çèmenler berbat kuşlar hem feryâd
Hemmesi mahzun, bolmas mı dilşâd?
Bilmem n’üçün kuşlar uçmaz bagçalarında
Birliğimizgin teprenmez tagı
Umîdimizniñ sönmez çıragı
Birleş èy halkım kèlgendir çagı”


Süleyman ÇOLPAN

Bir sonbahar mevsimi Hazar’ın doğusundaki amcaoğullarımızın memleketine, Türkmenistan’a şedd-i rihal ediyoruz. Burası, ‘yükselmeleri de tıpkı masallardaki gibi’ şimşek hızıyla olan Oğuzların en mühim duraklarından birisi olan Merv’dir. Diğer bir kol, çok önce (425–453) , Hazar’ın kuzeyinden Macar ovalarına kadar gitmiş ve nihayet erken on birinci yüzyılın hemen başlarında, 1005 dolaylarında Hıristiyanlığı seçmiştir . İlginç biçimde ve yaklaşık aynı asırlarda, Batı’da Macarlar Hıristiyan olurken, doğuda Buhara, Soğd ve Harezm Müslüman oluyordu.

Dâhilî kısmı Çin Seddi’nden Karpatlar’a kadar uzanan Avrasya sahasının temas noktaları (doğuda Mançurya, batıda Macaristan) üzerinde , kan terleyen atlarıyla cevelan eden aynı milletin çocukları, çok sonra Macar ovalarında biri ehl-i sâlibin, diğeri de hilâlin sancakları için karşı karşıya geleceklerdir. Biz, Maveraünnehir kıyılarındaki bu mukaddes topraklara, iç ve dış Oğuz’un tavla tavla atlarını suvarıp kızıl develerini otardığı ve sonra cihat alayları düzenleyerek kitleler hâlinde Horasan üzerinden Ahlât ve Caber kalası ve en nihayet Söğüt’e vardığı başlangıç noktasına gidiyoruz.

Arayı Arayı Bulsam İzini, İzinin Tozuna sürsem Yüzümü

Burası Büyük Bozkır’la yerleşik dünya arasında bir bekleme, bir berzah gibidir. Karakum Çölü’nün hemen kuzey kısmındaki Urgenç, İran şehirlerinin zenginliği ile kuzey doğudan gelen Büyük Bozkır’ın durak noktası, çölün hemen yanı başındaki ana girizgâh, Amu Derya’nın Aral denizine dökülen çatalağızında kurulu Harzemşahların gerçek başkentidir. Burası, Cengiz ordularının da ana karargâhıdır. Kutluk Timur minaresi, Sultan Tekeş kümbeti ve içi yıldızlı çini mozaiklerle kaplı kubbesiyle, ruhun timsali sayılan Kevkeb-i Dürri’nin parladığı mücerret bir asumanı mı, yoksa hakiki asumanı mı temsil ettiğini bilemediğimiz Turabek Hatun (Esin, 1997: 53)kümbetlerinin de bulunduğu saklı kent, mazinin ihtişamını saklayan bir hazine görünümündedir.

Biz, UNESCO’nun insanlık mirası arasına aldığı bu şehre gidemedik. Fakat ‘Kur’ân’dan, Şehnâme’den ve Oğuz Destan’ından beraberce kopartılmış mücevherlere benzeyen, etrafında kınları ve altın kabzaları mücevherlerle süslü, çeliklerinde âyetler yazılı, ağır, eski zaman kılıçlarına benzeyen bir yığın hükümdar ve vezir isimlerinin’ bulunduğu Müslüman Asya’nın bu bölgesinde, bin bir mihnet ve ıstırabı sinesinde saklayan Merv’e gittik. Orada, arayan gözlerle defalarca etrafa baktım. Murgab nehrinin oluşturduğu delta üzerinde, bir zamanlar merkezî sulama kanallarıyla çepeçevre çevrelenen bağlar ve bahçeler diyarı, eskilerin “Şâh-ı Cihan” olarak tesmiye ettikleri o güzelim şehri beyhude yere arayıp durdum.

Beraberimizde, rektörümüz, kıymetli ağabey Azmi Özcan ve dünyanın birçok yerinden gelmiş bir yığın ilim insanı olduğu halde, oradan oraya koşuştururken, bize rehberlik eden çocuklardan biri, beni yöneldiğim yerden çevirerek, “bırak orayı, sen şuraya bak!” dedi. Bırak dediği yer, bölgede örneklerini daha önceki harabelerde de gördüğümüz bir tür yer altı kuyusuydu. Rehberin beni yönelttiği yer ise, ashâb-ı kiramdan bazı zevatın yattığı yapı topluluğu idi. Yerli halktan erkek ve kadınlar, ellerini kabirlerin üzerine sürdükten sonra yüzlerine götürüyor, kabrin tozunu-toprağını yüzlerine sürdükten sonra el açıp dua ediyorlardı. Ben onları izlerken, aklıma ebedi Yunus’un “arayı arayı bulsam izini/ izinin tozuna sürsem yüzümü” mısraları geldi.

Türkistan’ın bu bölgesinde aslî maya Merv’de, bütün bozkıra hüviyetini veren Sultan Sencer türbesinde, Sultan Sencer türbesi ise aslî hüviyetini, kendisine rûhâniyet veren duvarlardaki âyetlerle bu sahabe kabirlerinde buluyordu. Nitekim Merv’de vefat eden meşhur kumandan sahâbî Büreyde bin Husayb’ın oğlu Abdullah bin Bureyde el- Eslemî (Ö. 733) de burada yatmaktadır. Sadece o değil tabii ki, büyük bir dış kubbeyle bir grup bina kompleksine ait iki küçük kubbenin birlikte görülebildiği türbe içindeki kabir de, Hz. Ali’nin (r.a.) dördüncü kuşak torunu olan Muhammed bin Zeyd’e aittir. Sultan Sencer Türbesinin bulunduğu kadim Merv, sadece bu şahsiyetlerle değil, aynı zamanda, 1048’de Hemedan’da doğan büyük sûfilerden Yusuf Hemadanî’ye de ev sahipliği yapmakta, onu da bağrında ağırlamaktadır.

Merv’e Sultan Olmak

Göçebe saldırılarına karşı uzun bir duvarla çevrilen ve Orta Asya’da türünün ilk örneği olan Merv vadisi, Babil’den Hemedan’a kadar uzanan kadim kervan yolunun üzerinde uzun süre gizemini koruyan bir Avesta sırrı gibi dursa da, yirminci yüzyılın sonundaki arkeolojik kazılar, sır perdesini aralar. Emeviler’e karşı patlak veren Abbasi ihtilalinin de merkezi olan şehirdeki en eski yapılardan biri, duvarlarının çevirdiği alan 400 hektara, tarihi de MÖ III. Yüzyıla kadar gerilere giden Gâvur Kala’dır. Bugün bile duvar yüksekliği 10 metreye kadar ulaşan kalenin orijinal istihkâmlarının çok daha yüksek olduğu tahmin edilebilir.
747’de Ebâ Müslim Horasanî çoğu İranlı köylü ve mevalilerden oluşan ordusuyla şehre girdiğinde, Emevilerin son Horasan valisi Nasır bin Seyyar ailesiyle birlikte şehri terk eder. Bu dönemden sonra şehrin İslam dünyası için önemi daha da artar. Harun Reşit’in oğlu halife el-Me’mun bir süre (813–818) Merv’de yaşar ve bütün ülkeyi buradan yönetir. Gâvur Kale’sinin kuzey batı köşesinde, 350 metre uzaklıkta, kahverengi ıslak tuğlalarla yapılmış saray kalıntılar, o dönemin hatırası olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Bugün kadim Merv şehri ve harabelerini dolaşan biri, sadece batı ucu Roma Suriye’si olan Antakya’dan başlayarak Partların memleketi İran ve Hemedan üzerinden Rey ve Merv’e kadar uzanan eski ipek yolu güzergâhını hatırlamaz (Grousset, 1999: 58). Aynı zamanda Belh, Merv, Buhara, Semerkant ve Kaşgar’a kadar giden eski ticaret kolonilerini de hatırına getirir. İslam’ın ilk zafer yıllarında bu hat üzerinde insan, mal, fikir ve teknik alışverişi öylesine hızlanmıştı ki, İran’ın vaha şehirlerinde doğu ve batıdan gelen yığınla etki birbiri üzerine yığılarak kaybolmuş, mucizevî terkiplere dönüşmüştü. İşte bu dönem, muazzam Çin Seddi’nden Jüstinyen çağında inşa edilen Kırım duvarı ve Derbent’teki Demir Kapı’ya kadar tüm tabii ve yapay engellerin aşıldığı, göçebelerle şehirliler arasındaki geçişkenliğin arttığı yeni bir dönemin de başlangıcı olmuştur.

Yüzlerce kilometre boyunca uzanan ve ekin tarlaları dâhil tüm vahaları içine alarak koruyan bu bölgeden ötelere doğru bir cins manastır da diyebileceğimiz ıssız kaleler (Rabat) inşa eden İslam, (Lombard, 1983: 49) VIII. Yüzyıldan IX. Yüzyıla kadar Talas, Sâs, Fergana ve Kaşgar bölgelerine; XI. Yüzyılda Maveraünnehir ve daha sonra da bütün İran’ı ele geçiren yeni bir olguyla tanışır. Bu olgu, İslâm uygarlık sahasına geçişkenlik sağlayan bir hadde, sınır boylarında yaşayan ve ilk İslam yazarları tarafından bir tür savaşçı imgesi, erkeklik örneği olarak İslâm memâlikinin hem içinde, hem de dışında tasavvur edilen yeni bir aktör, yani Türk olgusudur. Lombard (1983: 49), bu devirde üç tür itme gücünün Asya’yı yeniden şekillendirdiğine dikkatleri çeker: “Çin tekniği, İslâm dini ve Türk dili”. Asır, kelimenin hakiki manasında Türk asrı olmaya namzettir.

Kaynaklar, bu dönemde birçok bozkır şehrinde camiler bulunduğundan söz eder. Kentli tüccarlar müreffeh İslam diyarlarının maddî kazançlarını göçebelerin ayağına getiriyor, onlarla mübadeleye girişiyorlardı. Oysa Orta Asya göçebeleri için yerleşiklerle ticaret yapma ihtiyacı, yerleşiklerin kendileriyle ticaret yapma ihtiyacından çok daha yüksek olduğu için, uzun bir süre göçebeler sürülerini yerleşiklerin ayaklarına kadar götürerek elden çıkarmaya çalışmışlardı.

Fakat şehirli ile göçebe arasındaki gerilim bir anda sona ermez. Grousset (1999: 150), “İslâm olmalarına rağmen”, diye kayıt düşer, “Karahanlılar, Türk’ün İranlı’ya karşı olan irsî mücadelesini unutmuşa benzemiyordu.” Arkadan gelen Selçuklular, hemen hiç çatışma ve şiddete girmeksizin, İslam hilafetinin meşru varisleri olmayı başarırken, Roma karşısında yüzyıllarca meşru bir otorite kurma yeteneği gösteremeyen Germen dünyası aynı başarıyı tekrarlayamaz. Hatta daha da ileri giderek halifeyi Şiî Fatımîlerin tasallutundan kurtaran hâmiler olarak Selçuklular, Sunnî dünyanın mutlak bir hayranlığını kazanırlar. Bununla birlikte yerleşiklerle göçebeler arasında biriken negatif enerji; irtifa, iklim ve bitki örtüsü bakımından büyük ölçüde Yukarı Asya Bozkırına benzeyen Anadolu Yaylasına boşaltılmakla, kriz, bir ölçüde konsolide edilmeye çalışılır. Fakat yönetici Selçuklu elitlerinin bunda her zaman başarılı olduğu söylenemez. Modern cemiyetteki burjuva ile proleterya arasındaki gerilimin aynısı, aynı döngü, bu sefer de, göçebe ile eski göçebe-yeni şehirli arasında devam eder.

XII. Yüzyılın ortalarında (1153–1154) Sultan Sencer , Oğuzlara esir düştüğünde, tam da böyle olmuştur. Merkez-çevre arasındaki gerilimde süper-etnosun içine dâhil ettiği alt etnos, kendi akrabalarıyla karşı karşıya gelmiştir. Tarihçi İbnü’l- Esir olayı şöyle anlatır: ‘Sultanı esir alan Oğuz Beyleri sultanın huzurunda yer öptüler’ ve ‘Biz senin kullarınız, sana itaatten ayrılmayız, iyi biliyoruz ki, bizimle savaşmaya gelmedin, fakat savaşa zorlandın. Sen sultansın, bizse kullarız.’ Tıpkı çok sonraları, 1839-1840’larda Mehmet Ali’nin Mısır ve Suriye’de padişah adına hareket ettiğini iddia etmesi gibi, burada da evrensel devletin kuruluş ve meşruiyetinde emeği olmayan proleterya, burada da sultanı bir meşrulaştırma aracı olarak kullanmak ister.
Bu şekilde birkaç ay geçti. Nihayetinde Oğuzlar Sultan Sencer ile beraber Horasan’ın başkenti ve merkezi Merv’e girdiler. Oğuz beylerinden Bahtiyar Sultan’dan Merv’i kendisine ikta etmesini istedi, bunun üzerine Sultan, “Burası payitahttır, hiçbir kimseye iktâ edilmesi caiz değildir.” dedi. Oğuz beyleri bu söze güldüler. Bahtiyar da dudak büküp alay etti. Sultan Sencer bu durumu görünce tahtından indi ve Merv hânkâhına girip hükümdarlıktan el etek çekti.’

Bir Sonbahar Hüznü

Merv harabelerini dolaşırken, sınırlarını Sultan Melikşah devrinde bile ulaşılamayan bir hadde, Kaşgâr’dan, Yemen, Mekke, Tâif, Mekrân, Azerbaycan ve Hindistan’ın kalbine kadar ulaştıran bu sultanın hüznünü düşündüm. Sultan Sencer’in “dârülâhire” olarak tesmiye ettiği ve ölümünden önce inşasına başlanılan anıt mezar, TİKA tarafından restore edilerek yeniden ziyarete açılmış. Bir zamanlar Çağrı Bey ve oğlu Alparslan’ın kendi adına sikke basıp hutbe okuttuğu bu şehir, Sultan Sencer zamanında en parlak dönemini yaşamış, çok sayıda medrese ve kütüphanesiyle bir ilim merkezi hâline gelmiş. Oğuz istilasından sonra, yıkılan su bendi ve arkasından gelen kuraklık yüzünden, zaten narin olan toprağın da etkisiyle şehir eski ihtişamını kaybeder.

Bu aslında sadece Merv’in de kaderi değildir. “Cenneti andıran ülkelerde Nil, Dicle, Fırat, İndus, Amu Derya ve Siri Derya havzalarında, nehir vahaları ve aşınacak kadar eskiden beri işlenen, iyi ama kıt toprakların”, hepsinin kaderi aynıdır. İklimin de etkisiyle, zaten narin olan bu topraklar, insanların en ufak hatalarına, doğanın en ufak kazalarına bile duyarlıdır. “Bir istila, uzun süren bir savaş, şiddetli yağmurlar, tehlikeli bir fazla nüfus karşısında, geniş tarımsal kesimler, kelimenin gerçek anlamında yok olmaktadır: Çöl kentleri ve kırları yutmakta, kumların altına gömmekte” , geriye hiçbir şey bırakmamaktadır. Moğol istilasından sonra bir türlü kendine gelemeyen Maveraünnehir coğrafyası böyledir.

Dağ ırmaklarının, eğim azaldıkça taşıdığı alüvyonlara bağımlı olarak gelişen Orta Asya bozkırının Merv türü her şeyiyle dağlara bağımlı deltaları, çöl ortasındaki bu vahalar, Çin Türkistan’ı ve Moğolistan’ın çoğu yerlerindeki kurak bozkırlarından ayrılır. Bu tür şehirler dağlardan beslenen nehir ve toprağın sunduğu yerel bir ödülle çölün ortasında, inci gibi parlamakta, etrafa hayat saçmaktadırlar. Bu sadece güneyden, Afgan Türkistan’ındaki Pamir eteklerinden gelen bereketli sularla ışıldayan jeolojik bir aydınlık da değildir. Daha da ötesi, Ön Asya ve İç Asya ile Hind-ü Çin’in sunduğu birikime nihaî şeklini veren İslam mucizesinin, arka arkaya bozkıra serpiştirdiği ara durak ve kervansaraylarla Asya çölüne sunduğu ekonomik ve kültürel damarı düşünmeden, bu pırlanta şehirleri anlayamayız.

En mükemmelinden bir hareket, transit uygarlığı olan İslâmiyet, sadece kredi biçimleri ve ödeme araçlarını değil, ticarî ortaklık biçimlerinden, ipek ve baharata, değerli kumaşlardan köle ticaretine varıncaya kadar her türlü işlem biçimini mümkün kılan çok yönlü bir deniz trafiği ve kervan dolaşım sistemini devreye sokan bir kervansaray ve şehirler serisi inşa etmişti. Merv de, ortaçağ boyunca halkının önemli bir kısmını ipek ve kumaş dokumacılığıyla, bakır işçiliği, hayvancılık ve ticarette istihdam eden, diğer bir kısmını ise gıda, tarım, dericilik ve pamuk üretiminde kullanan mücevher şehirlerden biriydi.

Göçebe saldırılarına karşı uzun bir duvarla çevrilen Merv için nihaî hesaplaşma, ele geçirilmesinde büyük ölçüde Horasan köy ahalisinin kullanıldığı (Grousset, 1999: 237) Moğol istilası sırasında yaşanmıştır. Cengiz Han’ın küçük oğlu Tuluy –ki daha sonra bütün bir İran sahası ve Bağdat’ı istila edecek olan Hülagu’nun babasıdır- Horasan’ı zapt etmekle görevlendirildiğinde, Belh çevresinde kendilerine emân verilen halkı zorla ordunun önüne yerleştirerek Merv üzerine sürmüştür. İbnü’l-Esir (1987, XII: 350–351), şehri surların dışında Türkler ve Araplarla diğer Müslümanlardan oluşan ve sayıları 200 bin kadar olan bir insan grubunun savunmaya hazırlandığından söz ediyor.

Nihayet uzun uğraşlardan sonra şehri hileli bir vireyle teslim alan Tuluy, ovanın ortasında yaldızlı bir kerevete oturup önce savunma birliklerindeki askerleri karşısına dikti; herkesin gözü önünde boyunlarını vurdurdu (Grousset, 2001: 227). Bütün bunları, şehir emîrine en güzel hilatler giydirerek hürmet ettikten ve “Bize en yakın adamlarının ve yönetimde işe yarayacak kimselerin isimlerini söyle de tespit edip şehrin yönetiminde sana yardımcı olarak görevlendirip iktâlar verelim.” şeklinde yönlendirdikten sonra yaptı. Tuluy, bunların derhal hapsedilmesini emrettikten sonra, “bize derhal şehrin tüccarları ve ileri gelenleriyle sanat ve iş sahiplerinin isimlerini veriniz!” dedi. Nihayet İbnü’l-Esîr’in (1987, XII: 352) naklettiğine göre Tuluy, bunların da hepsini halkın gözleri önünde katletti. Tarihçi, ortalığın hıçkırık ve iniltilerle çın çın inlediğini söylüyor.

Moğollar halktan en zengin olan iki yüz kişiye işkenceyle gömülerinin yerini söylettikten sonra, Murgab seddini, o güzelim, o ince, o narin vadiyi sulayan seddi yıktılar. Merkezî sistemle bütün bir vadiyi sulayan vaha çöle döndü. Binbir Gece Masalları’na konu olan o kadim kentte, yalnızca eski sarayların yerinde birkaç tümsek, üzeri pırıl pırıl parlayan tuğla tepecikler, sur artıkları, bir de büyük Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından yaptırılan “Sultan Kala”sından birkaç kule kaldı. O eski kent kalıntılarını dolaşırken, 25 Şubat 1221’de, çöl ayazının iliklere işlediği o meşum günde yaşananları hayal etmeye çalıştım. Gizli Tarih , Cengiz Han’ın Büyük Batı Seferi’ne oldukça kısıtlı bir yer ayırdığı için, ayrıntıları cellâdının gözünden okuyamıyoruz, fakat arkada bıraktıkları harabeler her şeyi anlatıyor. Şehir bir daha, asla o eski ihtişamına ulaşamaz.

Benzer bir kıyamet, yüzyıllar sonra, 1881 yılının kanlı bir Ocak ayında, 19 Ocak’ta Göktepe’de yaşanır. Rus komutanı Skobelev, Göktepe’ye, tıpkı Romalıların Kartaca’ya yaptığını yapar. Kale duvarları kâmilen yıkıldıktan sonra, şehrin karasabanla sürülmesini emreder. Merv harabelerini dolaşırken bize rehberlik yapan Türkmenlere bakarken, hepsinin gözünde, Göktepe ve Ahal Teke Vaha’sının kahraman simalarını görür gibi oldum. Bugün hepsi, yeni bir heyecan dalgasının şafağında, kökleri üzerinde yeniden kendileri olmaya, yeni bir ulus inşa etmeye çalışırken, kimi zaman Dede Korkut hikâyelerindeki masum çocuksu tipleri andırır gibi görünseler de, pazarda Türkmen halısı satan kadınların kendinden emir tavırları, sadece kökleri çok eskilere dayanan o kadim ticarî birikimin değil, aynı zamanda Avrasya sahasının dört bir yanını sıfırdan inşa eden o büyük dalganın kurucu azmini gösteriyor, o izlenimi uyandırıyordu.

O coğrafyada, beş günü bulan yoğun bir programın ardından, hem de Dedem Korkut’ta geçtiği gibi, attan aygır, deveden buğra keser gibi bizleri ağırlayan amca çocuklarımız, son gün adeta finaller finalini sundular. Akşam yemeğinde, masalarımızın hemen karşısında kurulan orkestra, bütün o yabancı misafirlerin huzurunda, sanki hepsine misilleme yapar gibi Türk müziğinin en güzel bestelerini sundu. Bir ara Dilaver Cebeci’nin Türkiye’m parçası çalınmaya başlandı. Hemen yanı başımda oturan “Hoca”, derin bir iç çekmeyle, “Keşke” dedi, “bugünleri, Dilaver Cebeci de görebilseydi!” Heyecanlanmıştı.
Oradan, yüreğimizde birikmiş hüzünlerle ayrıldık. Daha sonra seyahat izlenimlerini zihnimde toparlayıp yazmaya başlayınca; masamızda, sempozyum organizasyonunda, sokakta, kaldığımız otelde, nerede Türkiye Türkçesini mükemmelen konuşan birini görsek, hepsi için: “Adresimizi ver, bunu Türkiye’de okutalım, buralardaki kültür elçilerimiz olur, bizi temsil ederler” diye kulaklarımda çınlayıp duran bir ses hatırladım.

Aslında sadece orada değil, bütün bir Türk Dünyası’nda TİKA üzerinden akraba topluluk ve kardeşlerine el uzatmaya, buralara yatırımlar yapmaya çalışan Türkiye, son zamanlarda bu kervana Yunus Emre Vakfı gibi kuruluşları da ilave ederek yeni bir atılım yapmaya çalışsa da, işin içinde çok daha farklı gayretlerin, bilhassa da üniversiteler ve iş dünyasının bulunması gerekiyor. Bizim iştirak ettiğimiz ve bizzat Türkmenistan devlet başkanlığı tarafından düzenlenen organizasyon, bu coğrafyadaki kardeşlerimizin, kimlik olarak hangi aidiyet kümesine ait oldukları, ya da olmadıklarına ilişkin bir temellendirme girişimi olarak icra edilirken, orada bizden çok, başkalarının öne çıkması hüzün vericiydi.

Köklerini tarihçi, arkeolog, sanat tarihçisi, antropolog ve bilumum bir sosyal bilimci kuşağının vereceği eserler ve yapacağı çalışmalar üzerinde yeniden belirginleştirmeye çalışan bu coğrafyada, Türk arkeologların, arkeoloji denilince, enerjilerini sadece tarih öncesi Yunan, Roma, Hitit, Sümer vs. gibi bilmem hangi uygarlıklar üzerine hasretme ve kendi köklerimize ilgisiz kalmaları, bize mahsus tuhaflıklardan biri olarak görülebilir. Oysa çoğu Orta Avrupa Yahudi’si bir yığın bilim insanı, hem de bu ülke kaynaklarını kullanarak, bölge tarihini yeniden yazabiliyor.

Bir rivayete göre Ceyhun’u geçerek Merv üzerindeki Mahan tarafından Ahlat yöresine gelen Oğuzların Kayı Boyu’na ait bir grup , Kaya Alp oğlu Süleyman Şah –Ertuğrul’un babasıdır- önderliğinde iklîm-i Rûm’a gelmiş, dünyanın seyrini değiştirmiştir. Merv, bu bakımdan sadece bir şehir değil, bu büyük hareketin asıl mihveri, enerjinin ana kaynaklarından biridir. Merv’den, Murgan deltasından Sakarya boylarına, Söğüt’e gelen Oğuzlar, oradan tâ Macaristan ovalarına, Tuna hattına kadar yürürken, Türk Kızıl Elmasını unutmaz, onu yeniden şekillendirirler.

Bugün o ülkü ve idealler, Sultan Sencer Türbesini restore eden iradede açıkça kendini gösterirken, kavisin iki ucunu bir araya getiriyor, kardeşleri buluşturuyor. Ben, Merv sahrasını dolaşırken, bütün bunları, İrtiş boylarından Tuna düzlüklerine kadar uzanan bütün bir Avrasya sahasını, O’nun Türklerini düşündüm.