KÖŞK

Sabahın erken saatleriydi. Hafif hafif yağmur çiseliyordu, keyifli bir Ankara sonbaharında…
Çalan kapının zili, evin içinde tatsız yankılarla tekrarlanırken, Erdoğan söylene söylene kapıya gidiyordu. Haklıydı Erdoğan Bey, saat sabahın 07.00’ sini gösteriyordu ve bu evde kendisinden başka kapıyı açacak kimse yoktu sanki. “ Emine” dedi. Sabah ayılmışlığında olduğunca saygılı bir sesle.

“Bu korumalar da nereye kayboldu, evdeki hizmetliler nerede?”

Emine hanımdan çıt çıkmıyor, sesi duyulmuyordu. Erdoğan kapıyı açtı, biraz ürkek, biraz meraklı.

Kapının önünde bir adam, donuk, otoriter bir yüzle Erdoğan’a bakıyor. Koyu renk gözlerindeki derin bakışlar, gözlerinin altındaki çizgiler, onun gizli yorgunluğunu ele veriyordu.

Hele giysileri sanki altmış, yetmiş sene öncesinin çizgilerini yansıtıyordu.

Erdoğan nedenini bilmeden ürperdiğini hissetti. Ses tonunu normal hale getirmeye çalışarak, kapıdaki adama: “ Buyurun ne istemiştiniz?” diye sorarken bir yandan da ‘ Ben bu yüzü bir yerden hatırlayacağım’ diye düşünüyordu…

Kapıdaki adam otoriter bir sesle kelimelerin üstüne basa basa konuştu.

“Ben Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal paşanın Genel Sekreteri Hasan Rıza.

Cumhur reisimiz Atatürk, saat 09.00 da sizi köşk’e bekliyor”

Miting meydanlarında, onlarca televizyon kamerası önünde, Obama’ nın yanında bile hiç kekelememiş Erdoğan, bir an bayılacakmış gibi hissetti ve kekeleyerek, güçlükle konuşabildi.

“Hasan Rıza Bey, siz, Saat 09.00… hangi köşk efendim”

Hasan Rıza Bey temsilcisi olmaya alışık olduğu güvenin sesine kattığı bir tonla:

“Bir bozkır ortasında kurulan Atatürk Orman Çiftliği arazisine hukuk devletiyiz diye övünürken mahkemenin durdurma kararlarına rağmen yaptırdığınız Köşk’e değil elbet. Çankaya ya, ayrıca bilirsiniz Milli Şef bekletilmekten hiç hazzetmezler.”

Erdoğan Bey öylece kalakalmıştı.

Atatürk’ün genel sekreteri Hasan Rıza Bey aynı daveti, Ahmet Davutoğlu’na, Kemal Kılıçdaroğlu’na, Devlet Bahçeli’ye, Cemil Çiçek ’e de yapmıştı.

Davutoğlu, eşinin yüzüne serpiştirdiği kolonyalar ve uzun uğraşıları sonucu ancak kendine gelebilmişti. Kılıçdaroğlu da, Bahçeli’de sabah serinliğinden midir bilinmez haberi aldıkları kapı önünde adeta zımbalanmış, tir tir titremekteydiler.

Çankaya köşkünde her zamankinden farklı bir hava vardı o sabah.

Kapıdaki nöbetçi erlerin kıyafetleri 1938’li yılların havasını yansıtıyordu. Köşk içinde Fethi Okyar ve Kazım Karabekir paşalar koridorlarda telaşlı adımlarla bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Cumhurbaşkanlığı makam odasında önde Hasan Rıza, Salih Bozok ve Şükrü Tezer beyler ayakta duruyordu. Makam odasında büyük toplantı masasının arkasında Büyük önder Atatürk, kahvesini yudumluyordu.

Saat 09,00 a doğru günümüzün ünlü politikacıları makam odası önünde hazırlandılar.

Dakikalar ilerledikçe heyecan artıyordu. Erdoğan şaşkın ve mecalsiz bir halde uzaklaşmaya çalıştıkça, Davutoğlu bir o kadar Kılıçdaroğluna yanaşıyordu. Eee nede olsa Kılıçdaroğlu, Atatürk’ün kurduğu partinin genel başkanıydı. Devlet bey ayakta hala titremesini kontrol etmeye çalışıyor gibiydi.

Saat tam 09,00 da makam odasının kapısı açıldı.

 “Buyurun… ” dedi Hasan Rıza Bey.” Reisicumhur hazretleri sizleri bekliyorlar.”

Heyecan son haddini bulmuştu. Ünlü köşkte duyulan tek ses ünlü politikacıların kalp atış sesleriydi.

En öne nasıl itildiğini anlamayan Meclis Başkanı Cemil Çiçek, birden bir vücut çalımıyla Başbakan Davutoğlunun arkasına geçiverdi. O da kendinden umulmadık bir çeviklikle Erdoğan’ın arkasına dolandı. Korkunun ecele faydası yoktu, Erdoğan önde diğerleri arkada, odaya girdiler.

Girmeleriyle donup kalmaları bir oldu. Ayakta duran ünlü politikacılar Atatürk’ün “Oturun Efendiler…” sözüyle adeta sıçrayarak uyandılar ve bir anda büyük masanın etrafındaki yerlerini aldılar.

Atatürk “Efendiler” dedi.

            “Bilesiniz ki kolay olmadı size bıraktıklarımızı başarabilmek. Ben ve arkadaşlarım, boynumuzda ölüm fermanlarıyla, haftalarca, aylarca, yıllarca mücadele ettik. Hiçbir şeyden yılmadık, hiçbir şana kanmadık. Ümmeti millet yaptık, sizlerin özgür çocuklar olarak doğmanızı sağladık ve size Cumhuriyeti emanet ettik. Onu canınızdan aziz bilesiniz diye…”

            Erdoğan bayılmıştı. Gözleri kapalı, dudakları belli belirsiz durmaksızın kıpırdıyordu. Kılıç Ali Bey kulağını Erdoğan’ın dudaklarına iyice yaklaştırdı. Erdoğan yarı baygın Kelime-i Şahadet getiriyordu. Tez doktor istendi, koşarak gelen doktorun Erdoğan’ı muayenesi birkaç dakika aldı.

Teşhisi söyledi: “Aşırı heyecan” mini minnacık bir hapı Erdoğan’ın dudakları arasından zorlukla bırakabildi.

Erdoğan hapı yutmuştu.

Atatürk’ün sesi yine çıt çıkmayan salonun tek hâkimiydi. “Geçmiş olsun Erdoğan Efendi, umarım kendine geldin”.

Liderlere dönerek devam etti:

“Sizlere sormak istiyorum. Bunca yıldır, o vazgeçemediğiniz siyaset sahnesinde inatla birbirinizle mücadele ettiniz. Peki, Cumhuriyet için ne yaptınız? Benim ölümümden bu yana neredeyse 6-7 kat kalabalıklaşan Halkım için ne yaptınız? Memleketin efendisi diye özellikle belirttiğim köylüm için ne yaptınız? Benim işçim, benim köylüm, benim emeklim, benim memurum demekten başka onlar için ne yaptınız?”

Ah dedi içinden Davutoğlu, bana söylemiyor ben daha yeni başbakanım Allahtan ben daha söylemedim. Kılıçdaroğlu ben demişimdir diye düşündü ama hiç hükümet olmadım ne yapabilirim ki, bana demiyordur herhalde diye geçirdi. Bahçeli bir hesap yaptı, matematik’e,  işçi, köylü, memur hesabını yaptıramayınca ben dememiş olabilirim diye kendini rahatlattı.

Erdoğan şöyle bi kendini tarttı, evdeki yüzde elli, çapulcu, paralelci, dindar gençlik filan dedim diye düşündü. Öyle işçim, köylüm, memurum muhabbeti ona göre değildi ancak yinede sırtından akan soğuk tere engel olamıyordu.

“Evet” dedi Atatürk “Soruyorum sizlere” ;

“Bu sorularımı siz hiç kendi kendinize sordunuz mu? Cumhuriyet için, bu millet için ne yapıyoruz diye hiç düşündünüz mü? Eğer düşündüyseniz dürüstçe cevap verebildiniz mi kendinize.

“Biz üzerimizdeki gücü, milletimize devretmek için uğraştık, durduk. Siz milletin gücünü üzerinize almak için uğraş veriyor, devleti yıpratıyorsunuz. Size güzel hedefler bırakmıştık; Batıyı yakalayın, onu geçin diye… Duyuyoruz, izliyoruz. Elin oğlu ay’a gitti.  Gezegenleri, Dünyamızı inceliyor. Güneşi ve ötesini araştırıyorlar. Birkaç düğmeye basarak savaşlar çıkarıyor veya savaşlar kazanıyorlar.

Telefonlarla yol açtırıp, siyasi zaferler kazanıyorlar.

Sizler hala örtünmeli- örtünmemeli kavgasındasınız. Hala içeriğini bile anlamadığınız ‘ Laiklik’ tabirimizi tartışıyorsunuz. Niyetlerimizi bile anlamamışsınız.

Biz Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzu (1921 Anayasa) niye yaptık? Niye geliştirdik onu 1924’de. Yavaş yavaş, Meclis, Hükümet ve Mahkemeler (Yasama, Yürütme, Yargı) kendi görevlerinde kalsınlar diye. Hükümetler diktatör topluluklarına dönüşmesin diye. Siyasi partiler tek belirleyici olmasın, lider sultası oluşmasın diye. Hükümet tek kuvvet olursa söyleyin bana; Meclise, mahkemelere ne lüzum var ki? Liderler tek belirleyici olursa demokrasiye ne lüzum olur ki?

(Meclis başkanına bakarak) bu makamın gücünü iyice azaltırsanız, ne işe yarayacak ki?

Sadece onay makamımı olacak meclis, mühürcü başımı olacak Reisicumhur. Hükümet ne isterse getirecek Reisicumhur onaylayacak. Yok, öyle şey! Ben bunu bir vakit İsmet’ ede söylemiştim.  Hükümetlerin önünde hiçbir kontrol gücü olmazsa ve hükümet meclis demek ise ve de bu güç kazayla yanlış ellere geçerse;  Yandı Türk Milleti”

Odadaki hava iyice ağırlaşmıştı. Atatürk artık pek saklamaya lüzum görmediği öfkesini biraz olsun azaltmak için kahvesinden bir yudum alırken, politikacılarımız Atatürk’ü görmenin sevincini mi yaşasınlar, yoksa bu kâbus bitsin diye dua mı etsinler karar veremediler.

Erdoğan: keşke Emine’de yanımda olsaydı diye düşündü. Gözleri doktoru arıyordu, belli ki bi' hapa daha acilen ihtiyaç vardı.

Birden aklına geldi, yavaşça Davutoğlu’na eğilerek. “ Ya Atatürk hiç gitmez ve hayatta kalırsa?” dedi.

“ Hafazanallah, Hafazanallah” dedi Davutoğlu, böyle bir ihtimali düşünmek bile kan ter içinde kalmalarına sebep oldu.

Atatürk devam etti:

“Ben en güçlü olduğum zamanlarda bile, her fikrimi meclisin oyuna sundum. Uzlaşmacı oldum. Kararlar, milletin vekillerinden oluşan meclis kararları olsun, yani milletin kararları olsun istedim.   Şimdi nasıl diyorsunuz Egemenlik Bağsız, Koşulsuz Milletindir sözümü unutmadığınızı, sadece meclise tabela asarak gösteremezsiniz. Egemenliğin milletin olduğunu, tüm icraatlarınızda milletin menfaatlerini düşünerek göstereceksiniz. Vekil seçimlerinde milletin arzularını tam olarak yansıtacak olanları seçeceksiniz.

Oysa sizler kendi yandaşlarınızın egemen olduğu bir Türkiye Millet Meclisi düşünüyorsunuz.”

Atatürk nedense Türkiye Büyük Millet Meclisi dememişti. Ancak konuşmasına devam edince anlaşıldı. Ata’nın sesi bu kısımda oldukça yükselmişti. Konuklar ayakuçlarına kadar titrediklerini hissettiler.

Büyük önder devam etti:

“Böyle bir meclis, ‘Büyük Millet Meclisi’ şeklinde telaffuz edilemez. Çünkü ‘Küçük Millet Meclisi ‘ olur. Tüm kararlarında milletin desteğini arkasında hissedemez. Asla şüphem yoktur ki, millet de egemen olduğunu hissetmez ve bu egemenliği başka yollardan hissetmeye çalışır ki, bunun da sonu facia olur. Siz bunları göremez misiniz?”

Ünlü politikacılarımızda değil düşünecek nefes alacak hâl kalmamış. Odada kalp atışları bile duyulmuyordu artık. Tek ses Atatürk’ün sesiydi. Bu sefer Kılıçdaroğlu’na dönüp:

“Sen” diye başladı. “ Kemal efendi… Senin liderliğini yaptığın partiyi, bizatihi ben kurdum. Sonra başına İsmet geçti. Türkiye’nin en büyük partisi olarak bıraktık, halkın partisi dedik. Çünkü halkın ideallerini gerçekleştirmekti düşüncemiz.  Hâlbuki geçmiş yöneticiler, sen ve arkadaşların Cumhuriyet Halk Partisini küçülte küçülte fındıkkabuğuna çevirdiniz. Siyaset samimiyet ister, millet için yapılır. Millet sevgisi ile yücelir, saygınlık kazanır. Bakışlarım daima üzerinizde olacaktır. Partiyi Halkın partisi yapmaya mecbursunuz”

Allaha şükür ben yırttım diye düşünen Davutoğlu ve Bahçeli tam oh demeye hazırlanırken…

“Söylediklerim sizin içinde geçerlidir efendiler vekillerin halkı temsil etmesi için bizatihi halk tarafından seçilmeleri gerekmektedir.”

Erdoğan’a dönerek; “Yurttaşlarımızı etnik kimliklerine göre, dinin birleştirici ve bireyi öne çıkaran anlayışı yerine mezhep üzerinden ayrıştırma planlı bizden olmayan yaklaşımlardan uzak durmalısınız.

İktidarını ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır."

“Hepinize söylüyorum gözlerim hep üzerinizde olacaktır. Benim düşüncelerimi anlamaya ve hissetmeye özen göstermelisiniz. Vücudumun bir gün toprak olacağını söylemiştim. Ancak Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar var olacaktır. O var oldukça da ben ve benim fikirlerim hep yaşayacak ve yaşatılacaktır."

Bir süre sonra ünlü politikacılarımız köşkün dışında idiler. Hepsinin yardımcıları yanlarına koşuşturmuş ayakta zor durabilen siyasilere destek olmaya çalışıyorlardı. Hafifçe aralanan perdenin ardından…

Bir çift çelik mavisi bakış izliyordu.

Ter içinde uyandım, koyu gri bir gökyüzü, hafif yağmurlu bir sonbahar sabahı…

Zor bir rüya içindeymişim, gülümsedim.

Bugün Cumhuriyetimizin bayramı, yapılmak istenilen ve yapılanları tekrar hatırlamak ve bugün anlaşılması da, anlatılması da zor olan devletimizin kuruluşunun ve milletinin belirlediği idare şeklinin hangi anlayıştan hangi anlayışa getirildiğinin de tartışıldığı gün.

Dün Cumhuriyetimizi numaralandırılmaya çalışan zihniyet bugün dünü de yok sayarak deterjan, kadın ped’i, şampuan sunumuyla ‘ Yeni Cumhuriyet’  anlayışını dayatmaya çalışmakta.

Reklamcılığın altın sözcükleri ‘ Yeni, Yepyeni, Geliştirilmiş” kelime anlamlarıyla Cumhuriyete ve anlayışına yedirilmeye çalışılmaktadır.

Yeni Cumhuriyet akilleri artık kupon karşılığı eyalet pasaportları verilebileceğini konuşuyor.

Etnik kimliklere ayrıştırılmış Türkiye’den, yaşasın’ Yepyeni Türkiye’ diye seslerin çıktığı ve ardından mezhebin ne sorusuyla ‘Geliştirilmiş Cumhuriyet’ dayatmasının yapılacağı korkusunu yaşıyorum.

Cumhuriyeti bize verenleri rahmet ve saygıyla anıyorum. En büyük bayramımız kutlu olsun…

Yazıyı Sayın Süleyman Demirel’in İslamköy’deki müzesinin açılışında yaptığı konuşmadan bir alıntı yaparak bitirelim.

“Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e minnet ve şükran borçluyuz. Bu ebedidir ve her gün söylesek yine de fazla bir şey yapmış olmayız.”

Hoşça ve Dostça Kalınız. Saygılarımla…

Not: Bu yazı hikâyesi kaynağı1998 yıl ve 1 sayılı Atatürk Öğrencileri Dergisine ait Toplantı saat 9.05 de adlı yazıdır.

Yazı  yılların siyasileri üzerinden 11 Kasım 1999 tarihli Yarın Gazetesinde de tarafımdan uyarlanarak yayınlanmıştır.