İSTİKLAL MARŞI ÜZERİNE

İstiklâl, bedeli en yüksek bir kavram. Bir mübarek mânâ... Uğrunda, gerekirse her şeyinizi vermeye, her dem hazır olacaksınız ki, istiklâl size yâr olabilsin. İstiklâl Marşı ise, bir milletin mukaddesleri uğruna ettiği yeminin manzum ifadesidir. İstiklâl Marşımız, şanlı geçmişimiz, umut dolu istikbalimiz ve lekesiz istiklâlimiz adına yazılmış, hepimizin iştirak ettiği, kutlu bir mîsâk, millî bir sözleşmedir. Milletin kader, kıvanç ve tasa birliğine tercüman olur. Kısaca İstiklâl Marşımız, bu yurdun bütün evlatlarının gönlüne nakşolmuş, hayalî değil hakikî, bize has, bizi anlatan, en güzel destandır. İstiklâl Marşı’nı her hangi bir şiirle kıyaslamak, yahut değerlendirmeye çalışmak yanlıştır. Gönlünüz çektiği zaman çok çeşitli, çok güzel şiirler yazmanız mümkün; ama, gönlünüz çektiği zaman İstiklâl Marşı yazamazsınız. Çünkü onun yazılmasını gerekli kılan şartlan tarih hazırlar. İstiklâl Marşı’mız, yazılışındaki edebi san’at ve estetik ifadeler yönüyle yeryüzündeki İstiklâl Marşlarının en güzeli, en değerlisidir. Onu ne kadar incelerseniz karşınıza o kadar güzellikler çıkacaktır. Onda öylesine derin mânâlar ve öylesine yüce ifadeler vardır ki, kelimeler tâkât ötesi bir özenle seçilmiş ve dünyanın en güzel âbidesi yapılmıştır. Türk Milleti bu âbideyi kalbine gömmüş, gönlüne nakşetmiştir. Bu söylediklerimizin hepsini kapsayan bir ifadeyle diyebiliriz ki, İstiklâl Marşımız tek kelimeyle baştan sona Sehl-i mümtenî (kolay göründüğü halde söylenmesi zor) bir eserdir. Öyle bir şiir yazacaksınız ki, bugünü anlatırken dünü vurgulayacak; dünü anlatırken de geleceğe yönelik kalıcı ve şaşmaz ifadeler ortaya koyacaktır. Bu tarifler, nazım san’atmın görev ve boyutlarını aşmaktadır. Bunun bir istisnası var olabilir; o da İstiklâl Marşı’mızdır. İstiklâl Marşı’nın kelimelerindeki derinlik ve vüs’at karşısında sanki nazmın kalıbı çatlayacak gibi gerilir. İstiklâl Marşı’nın kelimeleri, Süleymaniye’nin, Selimiye’nin duvarına konan dualı taşlara benzemektedir. Her bir taş insicam ve mehabetinden zerre fedakârlık göstermez. Her kelimede başlı başına yüceliş, estetik ve zerafetin yansıması görülür. Her kelimede ayrı bir sesleniş vardır. Ama bu sesleniş, değişik enstrümanların, oluşturdukları aynı güftenin bestesine benzediğinden, ana tema ile uyum içindedir. Seslendirilen, dile getirilen şey, Türk Milletinin tarihidir. Milli Mücadele günlerinin namus ve şeref âbidesine dönüşen şanlı direnişidir. Türk Milletinin geleceğe yönelik yaşama azmi, hayatta kalma karan ve Allah’a kul olma sevdasıdır...

Marşların Özellikleri ve İstiklâl Marşı’nın Farklılığı... Marşlar, genellikle içerik olarak nazmın hamaset ağırlıklı şekliyle yazılır. Kahramanlık, korkusuzluk, zafer ve ümit duygulan marşların hemen hemen hepsinde görülen bir özelliktir. Nitekim İstiklâl Marşı yarışmasında ilk altıya giren şiirlere baktığımızda da gördüklerimiz bu ifadelerimizi doğrular mahiyettedir. İstiklâl Marşı’mızda da yukarıdaki özellikler vardır. Ancak, İstiklâl Marşı’mızda kuru bir hamasetin ötesinde başka marşlarda olmayan o kadar çok şey vardır ki, bu farkları vurgulamak için bile sayfalar dolusu yazı yazmak gerekir. Nedir bu farklar? Hepsini sayamasak da çok belirgin olan özellikleri sıralayalım: 1- Önce Şairinin yazdıklarını duyarak, hissederek ve en önemlisi inanarak yazması bize göre öncelikli ve müseccel bir farktır. Bu cümlenin altı çizilmeli ve İstiklâl Marşı’nı anlatan yazı ve yorumlarda asla göz ardı edilmemelidir. 2 - İstiklâl Marşı’nın şairinde, bir yarışmaya katılma ve kazanma hâlet-i rûhiyesi aslâ sezilmez. Dolayısıyla, İstiklâl Marşı gibi harikulâde bir destan meydana getirilirken şairde, acaba şurasını şöyle, burasını böyle mi yazsam endişesi yoktur. İnandığı gibi yazmış, ama en güzeli yazmaya özenmiştir. Bu çalışma sırasında İstiklâl Marşı’mın mana ve maksadına uygun edebî ve estetik bir hazırlık ve uğraşı sergilediği ise aşikârdır. 3- İstiklâl Marşı hamaset fışkıran bir nazım olmaktan öte bir özet, bir tarif ve tanımlamadır. Bir adres koyma ve bir izah getirmedir. İstiklâl Marşımızın en önemli özelliklerinden birisi de bu olsa gerektir. Böylesi bir farklı yaklaşım, sadece nesir san’atının konusu olabileceği için, yeryüzündeki hiç bir marşta böyle bir anlam bütünlüğü ve derinliği olduğunu sanmıyoruz. 4 - Tarif ve tanımlama derken ne anlaşılıyor? Bunu biraz açalım. Meselâ, İstiklâl Marşı’mızda, bir mısra var ki, iki defa tekrar edilmektedir. İkinci kıt’ada ve son kıt’ada... O mısra hepimizin bildiği gibi: “Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl” mısrasıdır. Bu mısrada milletimizin hak ettiği bir şey vurgulanıyor; ama o şey söylenmeden önce (ma’lu- mu ilam da olsa) milletin temel özelliği belirtiliyor: Bu millet, Allah’a inanır. Bin yıldır İslâm’ın Bayraktarlığını yapmaktadır. Böyle bir milletin sonsuza dek İstiklâl ile şerefyab olması elbette Hakkıdır, denerek, Türk Milletinin temel ilkelerine dikkat çekiliyor. Cümle âlemin idrakine, beynine bu hakikatler desen desen, nakış nakış, işleniyor. Üçüncü İSTİKLÂL MARŞI

Korkma! Sönmez Bu Şafaklarda Yüzen Al Sancak Sönmeden Yurdumun Üstünde Tüten En Son Ocak. O Benim Milletimin Yıldızıdır, Parlayacak, O Benimdir, O Benim Milletimindir Ancak. Çatma, Kurban Olayım Çehreni Ey Nazlı Hilâl! Kahraman Irkıma Bir Gül, Ne Bu Şiddet Bu Celâl? Sana Olmaz Dökülen Kanlarımız Sonra Helâl, Hakkıdır, Hakka Tapan Milletimin İstiklâl. Ben Ezelden Beridir Hür Yaşadım, Hür Yaşarım, Hangi Çılgın Bana Zincir Vuracakmış? Şaşarım, Kükremiş Sel Gibiyim, Bendimi Çiğner, Aşarım Yırtarım Dağlan, Enginlere Sığmam Taşarım. Garbın Afâkını Sarmışsa Çelik Zırhlı Duvar; Benim İman Dolu Göğsüm Gibi Serhaddim Var. Ulusun! Korkma, Nasıl Böyle Bir İmanı Boğar Medeniyyet Dediğin Tek Dişi Kalmış Canavar? Arkadaş, Yurduma Alçakları Uğratma Sakın; Siper Et Gövdeni Dursun Bu Hayâsızca Akın. Doğacaktır Sana Vadettiği Günler Hakk’ın. Kim bilir Belki Yarın, Belki Yarından da Yakın. Bastığın Yerleri Toprak Diyerek Geçme, Tanı! Düşün Altındaki Binlerce Kefensiz Yatanı, Sen Şehit Oğlusun, İncitme, Yazıktır Atanı, Verme Dünyaları Alsan da Bu Cennet Vatanı. Kim Bu Cennet Vatanın Uğruna Olmaz ki Feda, Şühedâ Fışkıracak Toprağı Sıksan Şühedâ! Canı, Cânânı, Bütün Varımı Alsın da Hûda, Etmesin Tek, Vatanımdan Beni Dünyada Cüdâ, Rûhumun Senden İlâhi, Şudur Ancak Emeli,

Değmesin Mâ’bedimin Göğsüne Nâ-Mahrem Eli; Bu Ezanlar-ki, Şahâdetleri Dinin Temeli- Ebedî Yurdumun Üstünde Benim İnlemeli. O Zaman Vecd İle Bin Secde Eder, -Varsa- Taşım; Her Cerihamdan. İlâhi, Boşanıp Kanlı Yaşım, Fışkırır, Rûh-u Mücerret Gibi Yerden Nâ’şım! O Zaman Yükselerek Arşa Değer, Belki Başım! Dalgalan Sen de Şafaklar Gibi Ey Şanlı Hilâl! Olsun Artık Dökülen Kanlarımın Hepsi Helâl. Ebediyyen Sana Yok, Irkıma Yok İzmihlâl Hakkıdır, Hür Yaşamış Bayrağımın Hürriyet, Hakkıdır Hakka Tapan Milletimin İstiklâl. Mehmed Âkif ERSOY Kıt’ada, Türk’ün tarihinden bahsedilir ve tarihin derinliklerinden günümüze milletimize aslâ esaret prangası vurulamadığı bundan sonra da vurulamayacağı belirtilir. Bütün bunlar bir tek mısraya sığdırılıverir “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.” Dördüncü kıt’ada, Batı âlemi ve bu âlemin amacı, bu amacın dayanakları olan sosyo-kültürel ve ekonomik araçların tanımlaması yapılır. Beşinci kıt’ada, zaferi kazanmanın temel şartları belirtilirken, altıncı kıt’ada, sahip olduğumuz toprakların nasıl bir vatan parçası olduğu irdelenir. Böyle- ce bu tespit ve teşhisler İstiklâl Marşı’nın sonuna kadar devam eder. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Demek ki İstiklâl Marşı’mız sadece hamaset ve şehamet fışkıran bir destan değil, bunların hepsini koynunda besleyen; hayal gibi müzeyyen bir âlem, aşk gibi tarifsiz bir muamma, umut gibi tükenmez bir deryadır. İstiklâl Marşı’nın şairi, Ankara’da Balıkesir’in işgalinin yıldönümü dolayısıyla yazdığı şiir’in bir beyitinde şöyle sesleniyordu: “Ey benim her taşı bir ma’bedi iman yurdum Seni er geç bana mutlak verecek ma’budum” Demek ki şairde vatan sevgisi öylesine şahlanan, çoşan, zaptolunmaz bir heyecana dönüşüyor ki; vatanın her taşı ona göre bir iman mabedidir. Nitekim bu vurguyu İstiklâl Marşı’mızın

yedinci kıt’asında açıkça görürüz. “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ! Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.” Bu vatan uğruna, öylesine şehidler verilmiştir, toprağın altı Allah yoluna öylesine feda olmuş canlarla doludur ki, eğer onu sıkmanız mümkün olsa, içerisinden şehidler fışkıracaktır. İşte senin vatanın böylesine manevî hâzinelerle dolu, önemli, değerli ve vaz geçilmezdir. Bu kıt’anın üçüncü ve dördüncü mısralarında Şair, Yüce Allah’a milletinin ağzından niyaz ediyor, yalvarıyor: Bu cennet vatan için canımı, bütün sevdiklerimi vereyim. Ama yeter ki beni vatanımdan ayırma. Hiçbir şeyim olmasa da, yaşamasam da va Bu vatan uğruna, öylesine şehidler verilmiştir, toprağın altı Allah yoluna öylesine feda olmuş canlarla doludur ki, eğer onu sıkmanız mümkün olsa, içerisinden şehidler fışkıracaktır. İşte senin vatanın böylesine manevî hazinelerle dolu, önemli, değerli ve vaz geçilmezdir. Bu kıt’anın üçüncü ve dördüncü mısralarında Şair, Yüce Allah’a milletinin ağzından niyaz ediyor, yalvarıyor: Bu cennet vatan için canımı, bütün sevdiklerimi vereyim. Ama yeter ki beni vatanımdan ayırma. Hiçbir şeyim olmasa da, yaşamasam da vatanımın toprağında yatmak bana yeter. (Bu mısralar Oğuz Han’ı hatırlatır. Oğuz Han, düşmanlarının isteğine göre atını, silahını, en yakınlarını verir Ama iş gayet çorak bir toprak, vatan parçasına gelince vermez. Türklerle, Çinliler harp eder ve Türkler Çin ülkesini baştan başa zaptederler.) O günler... İstiklâl Marşı Tâceddin Dergâhında yazılırken, Polatlı yakınlarında Yunanlı’nın top sesleri duyulmaktadır. Buna rağmen onun hiç bir mısrasında hatta kelimesinde tereddüt ve endişeye rastlanmaz. Zafere dopdolu bir iman gözlenir. İstiklâl Marşı mısralarında, uğruna her şeyimizi vermeye hazır olduğumuz vatanın kıymeti, değeri ve önemi vurgulanmakta: “Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.” denilmektedir. Hepimiz bu toprağa hatıralarımızla bağlıyız. Herbirimizin bu toprak altında yerini dahi bilmediğimiz şehidleri yatıyor. Anamız, babamız ve sevdiklerimizin, hürmet ettiklerimizin, edebine âşinâ olduklarımızın, yiğitliğine hayran kaldıklarımızın kabirleri işte yanı başımızda duruyor. Bundan daha büyük, daha değerli bir hazine olur mu? Evet geçmişte şairlerimiz, meselâ İstanbul’un bir taşının Acem mülkünün tamamından daha değerli olduğu anlamına gelen ifadeler kullanmışlardır. “Bu şehri İstanbul ki bîmüslü bahâdır Bir sengine yekpare acem mülkü fedâdır”

Ancak, bu beytin içerisinde, bir rahatlığın ve keyfiliğin buram buram tüttüğünü hemen görür ve anlayabiliriz. Bir diğer mesele, bu beytin kapsamına giren vatan parçası İstanbul’dur ve orası övülmektedir. İstiklâl Marşı Şairine göre ise sadece İstanbul değil, vatanın her bir taşı mukaddestir, mübarektir. İstanbul ile Kayseri, Bursa ile Çankırı’nın yahut Kurşunlu ve oraya bağlı Hacımuslu Beldesi’nin bir farkı yoktur. Geçmiş dönemlerde, vatan sathı üzerinde, hem de san’at adına yapılan bu ayrım, Milli Mücadele döneminin hazan güfteleri şakıyan bülbülünde görülmez. O birlikteliğe inanmıştır. Kararan vatan âfâkmı iman ve azmin şimşek parıltılarıyla aydınlatan bu heybetli avize, millet evlatlarına ışık şaçmış, ümid vermiştir. Yanlışları tashih! İstiklâl Marşımız üzerinde yıllardan beri imlâ hataları yapılmakta ve ne hikmetse kimse buna ses çıkarmamaktadır. İstiklâl Marşı gibi önemini vurgulamaktan âciz kaldığımız bir Destan üzerinde böyle hatalar nasıl yapılır, şaşmamak elde değil! Trafikte zarar görmeden yol alabilmeniz trafik işaretlerine uymakla mümkündür. Hiç bir işaretin manâsız ve gereksiz olduğunu söylemeye, işaretlere uymamaya hakkımız yoktur. Aynı şeyleri bir şiir yahut nesir için düşünecek olursak, onları anlaşılır kılan, içlerine konmuş olan nokta, virgül, ünlem vd. gibi maksatlı ve anlamlı bir çok işarettir. Yanlış yere koyacağınız bir virgül, cümledeki anlamı yüzde yüz bozabilir. Konmaması gereken bir yere koyacağınız bir ünlem işareti, mâna ve maksadı amacının aksine doğru, pekâlâ değiştirebilir. İşte bir örnek: İstiklâl Marşı’nın, birinci mısrasının ilk kelimesinden sonra konan ünlem(!) işareti böylesi bir galat hatadır. Şimdi İstiklâl Marşı’mızın birinci mısrasını yanlış ve doğru şekilde yazalım: “Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;” Yukarıda yazdığımız mısrada hatalı konan bir ünlem işareti yüzünden yanlışlık vardır. Çünkü “Korkma” kelimesinden sonra ünlem konmuştur. Oysa İstiklâl Marşı’nın orijinalinde bu mısra: “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;” şeklinde yazılmakta olup, “Korkma” kelimesinden sonra virgül işareti konmaktadır. Doğru olan da bu- dur. Elbette başka hatalar da yapılmaktadır. Yapılan bu tür yanlışlar tâ 1960’lı yıllarda, büyük dil üstadı, rahmetli Nihat Sami BANARLI Bey tarafından tespit edilmiş, komu oyuna duyurulmuştu. ’’ Ama ne hikmetse bilhassa aydınlarımız bu konu üzerine fikir serdeden, kitap yazanlar ve hatta branşı Akif ve SAFAHAT üzerine çalışmak olan Sayın yazar ve profesörlerimiz aynı yanlışı yapmakta ısrar etmektedirler. Bu konu üzerine çalışanların hassas olması gerekir. Çünkü bu, en azından İstiklâl Marşı’nın yazarına bir vefa borcudur. İkinci olarak Türk Milleti’ne saygı

göstermektir. Tabi bu ifadelerin tersi de doğrudur. Efendim bir ünlem işaretinin ne önemi var? diyebilecek bir kimse aramızda var mıdır? Kaldı ki oraya ünlem mi konacak, virgül mü konacak bunu herhalde Diller âlimi olan M. Âkif, hepimizden daha iyi bilir. Bize düşen orjinale sadakattir. Bu konuda isim vermek, daha başka hataları ortaya koymak mümkün. Ama biz istiyoruz ki bir şey yapmaya çalışırken, bir yerleri de yıkmayalım. Para vererek kitaplarını alıp okuduğumuz yazar ve Profesörlerimiz, bu konuda daha hassas olmalı, yahut konu hakkında açıklama getirmeliler, diye düşünüyorum. İnşaallah Diyanet Aylık Dergi sayesinde kamuoyu bu konu üzerinde gereken hassasiyeti gösterir ve yanlışlar tekrar edilmez. Bitirirken... İstiklâl Marşı’mızı, bu konudaki bilgi ve belgeleri, eksiksiz bilmek zorundayız. Bilmediğimiz zaman kimsenin ayıplamadığı, garip karşılamadığı bilgiler olduğu gibi; olmazsa olmaz kabilinden şeyler de vardır. İşte İstiklâl Marşı bunların en başında gelmektedir. Bu hüküm aydınıyla avamıyla bir milletin hepsi için geçerli olduğunu unutmamalıyız. Bununla birlikte, konunun aydınlarırımız için çok daha fazla önem arzetttiği açıktır. Son olarak bu konuda şunları ilâve edebiliriz. (İstiklâl Marşı’mızın yazılış ve 1. TBMM’de kabul ediliş öyküsünü geçen sene Diyanet Aylık Dergide işlemiştik. Onun için aynı şeylere değinmiyorum.) İstiklâl Marşı ilk defa 17 Şubat 1337 (1921) tarihinde, Ankara’da Sebilü’r-Reşad Dergisi’nde yayınlandı. Bu ilk yayınında beşinci kıtasındaki “uğratma” kelimesi “bastırma” şeklinde iken, sonradan M. Akif Bey tarafından değiştirilmiştir. Bunun dışında İstiklâl Marşı’mızın ilk metni ile sonrakiler arasında hiç bir fark yoktur. Marş’ın Meclis’teki esas kabülü 12 Mart 1337 (1921) tarihinin ikinci celsesinde oldu. İstiklâl Marşı 41 mısradır. Aruz vezniyle yazılmıştır. Mısralar: Feilâtun/ feilâtun/feilâtün/feilün, vez- nindedir. İstiklâl Marşı şairinin şu duâsıyla konuyu bitiriyorum: “Allah bu millete, bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” Amin!