BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ BAĞLAMINDA İSLÂM’DA AHLÂKÎ BİR ERDEM OLARAK “HOŞGÖRÜ”

Değerli okurlar,

Bu yıl,daha iyi bir dünya için sevgi,saygı,merhamet temelinde Hz.Peygamber(S.A.V) ve birlikte yaşama ahlakı temalı ‘KutluDoğum’ proğramları icra ediliyor..
İnsanlık tarihi boyunca insanların ve toplumların birbiri ile olan ilişkilerinde yol gösterici olma açısından, Yüce Allah (cc), insanlara örnek olmaları için peygamberler göndermiş ve mesajlarını da bu yolla iletmiştir. Bu vasıtalar ile yeryüzünde huzurlu bir yaşam tarzının imkânı için ahlâkî ve hukûkî prensipleri bildirmiştir. Bu prensipler arasında önemli bir yere sahip olan erdemlerden biri ise hoşgörüdür.
Konumuzla ilgili yönü ile “herhangi bir kimsenin, başkalarının, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen davranışlarına, ama inancı ama ideolojisi arkasına sığınarak karışmaya kalkışma yanlışından kaçınma” tarifine yer verdiğimiz hoşgörü, Kur’an-ı Kerîm’in pek çok ayetinde öğütlenmekte ve takva sahibi kimselerin özelliği olarak zikredilmektedir.

Peygamber (as) ise, müminlere karşı çok müsâmahakâr olmakla birlikte, barıştan yana olan tüm insanlarla iyi bir diyalog kurmuştur. Zira en açık ifade ile “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de onlara yanaş ve Allah`a tevekkül et, çünkü O işitendir, bilendir.” (Enfâl/61) ayeti Peygambere ve dolayısı ile tüm inananlara zikredilen şekilde davranmayı öğütlemektedir. Bu ayeti kendine ilke edinen Hz. Muhammed (as) ömrü boyunca insanları İslâm’a davet etmekten geri durmamakla birlikte bu süreçte kırıcı olmamaya çok özen göstermiştir.

Ancak tüm bu söylemlerden, hoşgörü’nün hudut tanımayan bir tutum olduğu da anlaşılmamalıdır. İnsanın düşünce ve inanç dünyası her ne kadar dokunulmaz olsa bile bu dokunulmazlık hiçbir kimseye bir başkasının sahip olduğu düşünce ve inanç sistemine tecavüz etme hakkını vermemektedir.
Anlaşılmaktadır ki; hoşgörü erdeminin kişide yerleşmesi; yanında pek çok faziletin kazanılmasını ve karşısında pek çok rezaletin izalesini de gerekli kılmaktadır.
Son yüzyılda bu erdem başta olmak üzere, küresel ahlak bağlamında pek çok uluslar arası etkinliğin gerçekleştiğini görmekteyiz. Halen daha tüm bu çalışmalar devam etmektedir. Ancak asrımızda gerçekleşen bunca etkinliğe rağmen küresel barış şöyle dursun, küresel ateşkesin emarelerinin bile gözükmemekte olması üzüntü verici bir realite olarak karşımızda durmaktadır.

Bu çelişkili manzara, bizlere, yapılan etkinliklerin ve çalışmaların başlama noktasında hata yapıldığı izlenimini vermektedir. Zira bireyselliği temel alan, bireysel hazzı baz alan bir anlayışı özendiren modernizm, özgürlükler noktasında sınırları iyi belirleyemeyen ve hatta bazen sınır koymayan yirmi birinci asrın özgürlük anlayışı, yukarıda zikrettiğimiz çelişkili manzaranın ortaya çıkmasındaki nedenlerden en önemlileridir. Toplumun yararını, sulhunu ve huzurunu gözeten İslâm’ın ise günümüzde yaşanan tüm kargaşalara, çatışmalara ve savaşlara söyleyecek sözü, çare olacak reçetesi bulunmaktadır.
İslâm’ın, günümüzde şiddet ve terör dini olarak algılanması da içerisinde bulunduğumuz asrın sorunlarına sunduğu cevapların göz ardı edilmesine sebebiyet vermektedir. Hâlbuki bu algı da gayet derecede yanlıştır. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla İslâm’ın altın çağı olan asrısaadette gerçekleşen savaşlarda ölen toplam insan sayısı dört haneli rakamlara ulaşmamışken sadece dünya savaşlarında ölen insanların sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. Ayrıca İslâm, yansıtıldığı gibi gayri Müslimlere hayat hakkı tanımayan, terör ve şiddet yanlısı bir din olsa idi, en güçlü olduğu dönemlerde Müslümanlar bu minvalde hareket ederdi. Oysa asrısaadette ve sonrasında İslâm’ı büyük ölçüde hayat nizamı olarak gören ve uygulayan medeniyetlerde gayri Müslimler kendi inançlarını özgürce yaşamış ve toplumda huzur ve emniyet içerisinde yerlerini almışlardır. Peygamberimiz ’in (as) sadece esirlere olan muamelesi günümüzde kendilerini medeni olarak lanse eden milletlerin esirlere uyguladığı muamele ile karşılaştırılsa, Kur’an ahlâkını yansıtan Nebevî ahlâkın günümüz için ne kadar elzem olduğu bedahetle anlaşılacaktır.

Üzerimize düşen görev ise; mezkûr ahlâkın öncelikle tarafımızca öğrenilmesi, hazmedilmesi ve içselleştirilerek yaşanılır hale gelmesi, sonrasında ise bu zenginliğin tüm insanlık ile paylaşımı noktasında gayret sarf edilmesidir. Kur’an ahlâkını özümseyen bir Müslüman’ın her türlü din, dil ve ırktan insanlarla birlikte yaşadığı bir ortamda -sade bir yaşantıyla dahi olsa- sergileyeceği Nebevî yaşayış, iletişim ve diyalog, sahip olduğu zenginliği paylaşma noktasında ortaya koyabileceği çok kıymetli bir gayrettir. Hoşgörü ise, tüm bu gayretlerin başarıya ulaşmasını sağlayacak en ehemmiyetli erdemlerden biridir.
İstimalet politikası; Osmanlı devletinin Balkanlardaki halka uyguladığı hoşgörülü ve ılımlı yönetim politikasıdır. Buna göre, fethedilen yerlerde bir süre daha eski kurallar geçerli olmuş, halka din ve ibadetinde tam bir serbestlik tanınmıştır. Böylece halkın yeni yönetimi benimsemesi kolaylaşmıştır.
Osmanlı sultanları, Kur'ân'ın ve Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) emir ve yasakları doğrultusunda hareket etmeyi kendilerine şiar edinmişler; fetihlerini "emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i an'il-münker" düsturu çerçevesinde gerçekleştirmişlerdir. Bu bakımdan fethedilmiş/fethedilecek topraklardaki yaşayan gayri-Müslimlere karşı izlenecek tutum bu anlayış çerçevesinde belirlenmiştir.

Selçuklu Devleti, Anadolu'da bir yandan Türk nüfusunun artmasına, iktisaden, fikren ve siyaseten kuvvetlenerek hâkim unsur olmasına çalışırken, öte yandan Bizans hâkimiyetinde iken sürekli savaşlar, sivil-askeri ayaklanmalar ve ağır vergiler yüzünden perişan olan yerli halkın da huzur ve istikrara kavuşmasına imkân sağlıyordu. Bu bakımdan Osmanlı'nın hareket tarzında önemli bir yeri olan istimâlet (gönül alma) ahlâkını Selçuklu kültür ve medeniyetinde aramak lâzımdır.

Süleyman Şah'ın tesis ettiği siyaset sayesinde, Bizans İmparatorluğu'nun bir devlet politikası hâline getirdiği cebrî Ortodokslaştırma ve Rumlaştırma uygulamalarından memnun olmayan, baskı ve takibe maruz kalan, farklı inanç ve kültürlere sahip Ermeniler, Süryaniler ve diğer cemaatler Selçuklulara yakınlaşmışlar ve fütuhatın kolay gerçekleşmesine yardımcı olmuşlardır. Kendi dinî inanç ve kanaatlerinde dinlerinin gereklerini uygulamada tam bir serbestliğe kavuşturulan Hıristiyan ahâli, can, mal ve namus, kısacası emniyet vergisi olarak tarif edilebilecek cizye vergisini ödemek şartıyla kendi toprakları ellerinden alınmadan barış ve huzur içinde yaşamaya başlamıştır. Rumlar İstanbul Patriği ile münasebetlerini sürdürüyor ve Patrikhanenin dinî kontrolü altında bulunuyorlardı. Kilise teşkilâtı olduğu gibi korunuyordu.

Türklerin Anadolu'ya getirdikleri en mühim yeniliklerden birisi, farklı inançlara karşı müsamahadır. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan 'dinde zorlama yoktur' hükmünün bunda payı oldukça büyüktür. Anadolu'da fetihler sonrasında, bu ölçülere göre şekillenen Türk şehirlerinde, camilerin yanında kilise ve sinagoglara rastlamak mümkündü.

Türklerin Anadolu'ya girdikleri tarihten Millî Mücadele'nin sonuna kadar, Türklerin yanında ayrı mahalleler hâlinde yaşayagelen Ermeni ve Rumlar, atalarımızın hoşgörülü hukuk ve din anlayışlarının neticesi olarak dinî ve millî yapılarını muhafaza etmişlerdir. Askere alınmayan, yalnızca vergi bakımından farklı muameleye tâbi olan Rum ve Ermeniler umumiyetle ticaret yaparak yaşarlardı.

13. yüzyıl başlarında (1207) Türkler üzerine düzenlenen bir seferin yön değiştirerek İstanbul işgaline dönüşmesiyle burada bir Lâtin Devleti kuran Katolikler, İstanbul başta olmak üzere pek çok Bizans toprağını yağmalamıştır. 13. yüzyıldan itibaren Papalığın her fırsatta Roma-Katolik inancını ve ruhanî üstünlüğünü Bizanslılara empoze etmeye çalışmasına karşılık İstanbul Kilisesi'nin (Ortodoks Patrikliği) direnişi Bizanslılar arasındaki Lâtin düşmanlığını körüklerken, Türklere olan teveccühü artırmıştır. Bu sebeple ağır vergilerle ezilen Rum toplumunun Türk fetihleri neticesinde Müslümanlarla birlikte yaşamaya çabuk alışmasına şaşırmamak gerekir.

Bizans'ın son günlerinde, Lukas Notaras'ın ağ¬zından dökülen ve o günlerin genel hâlet-i rû¬hîyesine tercüman olan "İstanbul'da Lâtin külahını görmektense Sultanın sarığını görmeyi tercih ederim" sözü yaşanılan bir vâkıânın ilânından ibarettir. Zîrâ bu tercihi Anadolu'daki Bizans halkı yüzyıllar öncesinde yapmıştı. Çünkü Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyet ve adaleti altında inanç ve kültürlerini yaşayarak varlıklarını devam ettirme fırsatı ve imkânı kendilerine veriliyordu. İslâm; itaat etmek ve cizye ödemek koşullarıyla, Hristiyan ve Yahudilerin mal ve can güvenliğini sağlıyor, dinlerini hür bir şekilde yaşama imkânı tanıyordu.


Diğer yandan, Selçuklular zamanında Ana¬dolu'da Bizanslı halkın tecrübe ettiği bu beraberliğin 14. ve 15. yüzyıllarda Bizanslıların Osmanlı yönetimini tercihlerinde belirleyici rol oynadığı muhakkaktır. Öyle ki Hristiyan teb'aya tanınan hürriyet, Selçuklu ülkesini ziyaret eden kimi Müslüman seyyahları ve fikir adamlarını oldukça şaşırtmıştır. Muhyiddin İbn-i Arabî 1212'de Sultan İzzeddin Keykavus'a yazdığı mektupta, ülkede Müslümanların sayıca daha fazla olması gerektiğini, zımmî statüsündeki Hıristiyanlara fazlasıyla hoşgörülü davranıldığını, onların kendi inançlarını sergileyip eğitim ve öğretimini yaptıklarını şikâyetçi bir dille anlatmaktaydı.

Osmanlılar da devletlerini, Müslüman Anadolu ile Hıristiyan Balkanları kendi yönetimleri altında birleştirerek kurdular. Her ne kadar gazanın sürekliliği devletin temel prensibi idiyse de, Osmanlılar Ortodoks kilisesi ve milyonlarca Ortodoks Hristiyan'ın koruyucusu olmuştur.

14. yüzyılda yaşamış büyük seyyah İbn-i Battuta, Anadolu'ya da uğramış ve buradaki Rum halkı hakkında önemli bilgiler vermiştir. Anadolu'nun vaktiyle eski Rum ve Yunanlıların elinde olduğunu, daha sonra Müslümanların (Türkmenlerin) bu toprakları adım adım fethettiklerini, ancak burada halen Müslüman Türkmenlerin idaresi altında yaşayan bir hayli Hristiyan olduğunu belirten İbn-i Battuta, ilk olarak geldiği Alanya ve Antalya'da karşılaştığı manzarayı şu şekilde ifade etmiştir:

"Buradan Antalya'ya doğru yola çıktım. Bu şehir, yüzölçümünün genişliği, nüfusunun çokluğu ve plânının muntazamlığı itibariyle bölgenin en önde gelen şehirlerindendir. Her fırka diğer fırkalardan tamamen ayrıdır. Hristiyan tüccarları Mina adıyla bilinen mahallede oturmaktadırlar. Mahallenin etrafı surla çevrilmiş olup, geceleri ve Cuma vakti kapıları kapanır. Şehrin eski sakinleri olan Rumlar, diğerlerinden ayrı olarak başka bir mahallede otururlar. Bunların mahallesi de bir sur ile çevrilmiştir. Aynı şekilde Yahudilerin de sur içinde ayrı bir mahallesi bulunur. Şehrin hâkimi, ailesi ve devlet ricali de şehrin öteki mahallelerinden ayrı olarak etrafı surlarla çevrilmiş bir kalede oturmaktadırlar. Müslümanlar ise asıl şehirde ikamet ederler." (s.202) İbn-i Battuta, Ladik'de bulunduğu sırada, burada zımmî Rumların oldukça fazla olduğunu, bu yüzden sanat ehlinin büyük nispette Rum kadınlarından oluştuğunu belirtir. Rumların, Müslüman Türk sultanına cizye verdiğini, Rum erkeklerinin kırmızı veya beyaz külâh, kadınların ise başlarına iri bir başlık sardıklarını belirtir. (s.208)

Osmanlı padişahlarının daha Osman Bey'den itibaren gayrimüslim halka karşı tavırları önemlidir. İlk dönem Osmanlı tarihlerinde, Osman Bey'in merhametli ve âdil bir hükümdar olduğu anlatılır. O, Hristiyanları korur, Subaşılarına halkı din ayrımı yapmadan kollamaları yönünde emirler verirdi. Kadılar tarafından korunan adaletin yanı sıra Hristiyan rahipler tarafından yürütülen yargılar da hoş görülürdü. Pazar vergileri hiçbir yerde, onun her soydan tüccarın kesin güvenliğini sağlayan bölgesinde olduğu kadar düşük değildi. Her ne kadar bazı fetih hareketlerinde bulunsa da Osman Gazi, Hristiyan halkın can ve mal güvenliğini sağlamakla kendini sorumlu tutmuştu. Âşıkpaşaoğlu ve Neşri gibi ilk dönem Osmanlı kroniklerinde geçen Osman Gazi'nin bu siyasetine delil teşkil edecek pek çok bilgi vardır. Aşıkpaşazâde Tarihi'nde şu bilgiler yer almaktadır:

"Bir gün Bilecik'ten Rum pazarcılar gelmişler. Germiyan'dan dahi gelmişler. Bu Bilecik'te Rumlar iyi bardak yaparlar. Pazara yük ile satmaya getirmişler. Germiyanlının birisi bir bardak almış. Hiçbir şey vermemiş. Bu Rum durumu Osman Gazi'ye şikâyet etmiş. Osman Gazi de o kişiyi getirmiş, mağdurun hakkını alıvermiş. Gayet iyi yasak etmiş ki, asla Bilecik Rumlarını incitmeyeler. İş o dereceye vardı ki, Bilecik Rumlarının kadınları dahi gelirler Eskişehir'in pazarında alışveriş edip emniyet ve selâmetle giderlerdi. Bu Bilecik'in Rumları dahi gayet güvenmişlerdi ki, 'Bu Türk bizimle iyi doğruluk eder.' derlerdi." (s.16)

Osman Gazi'nin bu hürmetkâr tutumları karşısında çevresindeki gazilerin, "... Bu Bilecik Rumlarının senin yanında hürmeti var, nedendir?" şeklindeki sorusuna Osman Gazi: "... Komşularımızdır. Biz buraya garip olarak geldiğimiz zaman onlar bizi hoş tuttular. Şimdi bize dahi gerektir ki bunlara hürmet edelim." şeklinde karşılık vermiştir.

Orhan Bey döneminde de bu şefkatli ve adaletli muamele devam etmiştir. Bursa'nın teslim olması bir bakıma Rum halkın, Osmanlı padişahının bu sıfatına olan güvenlerinden kaynaklanmıştır. Nitekim Bursa Kalesi'nin metanetine, nüfusunun ve muhafızlarının fazlalığına rağmen, birçok köylü, Bursa'ya sığınmaktansa Orhan Bey'e tâbi olmayı tercih ediyor ve onun himayesinden faydalanıyorlardı.

İznik'in fethi de Bursa ve İzmit'te olduğu gibi hisar halkının muhasaraya fazlaca direnmeyerek kaleyi teslim etmeleri sonucu vuku bulmuştu. Osmanlı'nın âdil idaresi sebebiyle İznik çevresindeki köylerde yaşayan Hristiyanların İznik halkına Osmanlı hakimiyetini tavsiye ettikleri görülüyordu. Onlar: "...Bu köylerin ahâlisi, bu sebepten kaleye azık, yiyecek iletmezlerdi. Hattâ gelirler ve kale halkına 'Ey zavallılar, gelin Türklere itaat edin, açlıktan kurtulun, emniyet ve eman içinde olun.'" derlerdi.

Osmanlılar ele geçirdikleri memleketlerde adalet üzere hareket ettiler. "Hristiyan ahâlinin pek çoğu yerlerinde kaldı. Durumları, eski durumlarından daha iyi oldu. Buradaki Rumların rahatlığını işiten başka yerlerden de insanlar gelmeye başladı. Orhan Gazi Kocaeli yarımadasını da aldı; yerli halkı yerinde bıraktı ve emniyet içinde yaşamalarını sağladı. Osmanlılar buradan çok mal ve ganimet elde ettiler; fakat kimseyi esir almadılar. Halkı kendilerine tâbi etmek için böyle yaptılar."

Nitekim ele geçirilen memleketlerin hepsi Orhan Gazi'nin adâletini işitmişti. Alınmayan memleketler dahi onların nasıl davrandıklarını öğrenmişlerdi. Hattâ, Osmanlı uç beylerinin ilk şiddetli ve sert akınlarına maruz kalan veya hakimiyet talebinin reddedilmesi üzerine dârü'l-harp telâkki edilip yoğun akıncı hücumlarına uğrayan bölgelerin dağlara kaçmış, dağılmış olan yerli halkı dahi Osmanlı idaresinin yerleşmesinden sonra oluşan müsait ortamın imkânlarını görerek eski yerlerine geri dönmeyi tercih ediyorlardı. "Öyle ki bütün o memleketlerin halkı derlerdi ki, 'Ne olurdu, eski zamandan bunlar bize beğ olaydılar!'" (Âşıkpaşazâde s. 47) Bu söz Lukas Notaras'ın uzun seneler sonra söylediği sözün mukaddimesidir sanki. Türk hâkimiyetine girmemek için İstanbul'a kaçan birçok Hristiyan köylü, burada ya hürriyetlerini kendi din kardeşlerine gönüllü olarak sattılar veya sokaklarda boş boş dolaşıp dilencilik yaptılar.

Sultan Fatih, İstanbul'u fethinden sonra idarecilerine ve askerlerine şehri yağmalamamalarını ve Hristiyan halka zarar vermemelerini emretmiştir. Fatih Yahudi Hahambaşını ve Ermeni Patriğini İstanbul'a getirmiş, Rum Patrikliğini yeniden ihyâ etmiştir. Bütün Ortodoks unsurların ruhanî lideri yaptığı Rum Patriğine, ayrıca pek çok imtiyaz vermiş, dünya Ortodokslarının ağırlık merkezinin İstanbul'da kalmasına dikkat etmiştir.

Ne yazık ki, söz konusu pek çok imtiyaza rağmen, bazı Osmanlı Ermenileri ve Rumları Osmanlı'ya karşı hareketlerin içerisinde yer almış, özellikle de büyük güçlerin kışkırtmalarıyla, asırlarca huzur ve güven içerisinde yaşadıkları Devlet-i Âliyye'ye ihanet etmekten geri durmamışlardır. Rumlar, megola-idea dedikleri Büyük Yunanistan hülyasını gerçekleştirmek için Yunanistan'ın âdeta hizmetkârları gibi faaliyetlerde bulunmuşlardır. Devletin içine düştüğü durum da bunu kolaylaştırmıştır. Ermeniler ise, özellikle Doğu Anadolu'nun büyük bölümünü içine alan Büyük Ermenistan hayaliyle vahim hâdiselerin içinde yer almışlardır. Bin yılda oluşturdukları millet-i sâdıka özelliklerini bir kalemde silebilmişlerdir.

Bütün bunlar, İslâmiyet ile yeryüzüne gelen, "Allah'ın şerefli bir varlık olarak yarattığı insanı, Yaratıcısı'ndan ötürü aziz tutma" anlayışını asırlarca zirvede temsil eden atalarımızın, istimâlet prensibini de ne kadar saf ve temiz bir gönülle tatbik ettiği hakikatini değiştirememektedir. Osmanoğulları, geçmişte tanışmış oldukları bütün coğrafyalarda, bu yüzden bugün yâd-ı cemille anılmaktadırlar.



HASAN KAYHAN,NİSAN 2015