Warning: getimagesize(/home/yarincom/public_html/images/banner/YENY_LOGO__copy.png): failed to open stream: No such file or directory in /home/yarincom/public_html/amp/functions.php on line 0

Warning: getimagesize(/home/yarincom/public_html/images/banner/logo11.jpg): failed to open stream: No such file or directory in /home/yarincom/public_html/amp/functions.php on line 0
SALİB’İN HİLAL’E AÇTIĞI SAVAŞ SÜRECİNDE TÜRK’ÜN AMANSIZ RAKİBİ HUDUTSUZ MERHAMETİDİR

SALİB’İN HİLAL’E AÇTIĞI SAVAŞ SÜRECİNDE TÜRK’ÜN AMANSIZ RAKİBİ HUDUTSUZ MERHAMETİDİR

SALİB’İN HİLAL’E AÇTIĞI SAVAŞ SÜRECİNDE TÜRK’ÜN AMANSIZ RAKİBİ HUDUTSUZ MERHAMETİDİR
Değerli okurlar,
Batılı dünyanın İslam dünyasına akınları yüzyıllar boyunca sürmüştür. Bu tabir İslam dünyası tarafından batılı dünya için kullanılan tabirdir. Batı âlemi silah yoluyla İslam dünyasını alt etmek için çeşitli seferler düzenlemiştir. Bu seferler genelde zamanın Papaları tarafından düzenlenmiş ve tüm Avrupa devletleri tarafından finanse edilmiştir. Kudüs'ü almak için yıllarca uğraş vermişlerdir. Bu tabir (salib)daha ziyade Osmanlı Devleti tarafından, padişahlarımız tarafından sıkça telaffuz edilmiştir. Niğbolu Savaşı tam da bu zihniyetin Osmanlı Devleti zamanındaki yansıması olmuştur
Osmanlı İmparatorluğunun son bir asırlık siyasi, iktisadi ve sosyal hayatı açık olarak göstermiştir ki, Türkler olmadıkça İslamiyet’in sancağı ileri taşınamaz. Bu bakımdan İslamiyet’in tek dayanağı olan Osmanlı İmparatorluğunu her türlü kalkınmadan mahrum bırakmak, iktisaden çökertmek, sosyal sahada da temeline dinamit koyarak bunu ateşlemekten başka çıkar yol yoktu. Avrupa, daha doğru tabiri ile, Hristiyan âlemi ve bilhassa Rusya ve Fransa bunu böyle düşünüyorlar ve bu hususların tahakkuku için azami derecede Osmanlı İmparatorluğu aleyhine çalışıyorlardı. 19. Asır tarihi, Fransa ve Rusya arasında Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak için yapılan birçok anlaşmalarla doludur. Bu hususu bilmezlikten gelmek, halen içinde bulunduğumuz buhranlı günlerin Türkiye’yi nerelere kadar götürmekte olduğunu anlamamak demektir.
                Ruslar, sıcak denizlere inmek için sarf ettikleri bütün gayretlerin, hatta en zayıf zamanında bile Osmanlı İmparatorluğu tarafından akamete uğratıldığını görmüş ve bu devleti çökertmek, siyasi haritadan kaldırmak için bütün güçlerini seferberetmişti. Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna yönelik bu hasmane ve düşmanca siyaseti yanında bütün bir Avrupa, hasta adam adını verdikleri Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak, onu yok etmek için elbirliği yaptılar.
                Aslında Avrupa devletlerinin bu birleşmesi asırlardan beri devam edegelmekte olan Ehli salibin (Haçlıların) devamından başka bir şey değildi ve Osmanlı Türk İmparatorluğunun kesin olarak parçalanmasını da salib, Hilale karşı Berlin Muahedesi ile elde etmiş bulunuyordu.
                Arz-ı Mev’ ud; 7 ülke üzerinde Nil-Fırat arasında Toros yayı ve bunun kuzeydoğusu boyunca çizilmiştir. Sonuna kadar bu ilerletilmektedir. Türklerin ve Arapların bu havzadan çıkarılmaları ve sadece Kürtlerin Yahudi ırkının işlerini yapması için müstemleke kurmaya imza atılıyor.       
                Oynanan satrançta, Türk Hakanlığının içinde bu unsur korundu. Wilson’a göre “Pontus –Ermenistan-Kürdistan” üçlüsü federe bir devlet olmalıydı.
                Herzl, Ermeni unsurunu istemediğini baştan belli ettiği için, Wilson’un Ermeni Devleti oluşmadı ve Sevres’te kurulmak istenen ‘Kürdistan’ da Kazım Karabekir ve Maraş, Urfa ve Antep milislerince engellendi.
                Türkiye jeopolitik açıdan İsrail’in ilgi alanındadır. Toros yayının güneyi, büyük İsrail’in rezerv Arz-ı Mev’ud’udur. Oranın adını Kürdistan diye koyuyorlar. Su açısından önemli. Irak Kürdistan’ı Musul Petrolleri açısından, İran Kürdistanı da Yahudilerin ilk çıktığı sonradan göç ederek sırayla Irak’a ve oradan da Mısır’a köle olarak gittikleri güzergahın kaynağı olan “Anayurt” olma açısından (Hamedenyada Isfahan) vazgeçilmez ve orta vadede ellerine geçirmek istedikleri alanlardır.
                Türkiye bu handikaplar içinde yer alan almaktadır. Kürt milliyetçiliği –ki şoven aşiretlerin şeyhleri-(bugün Hadep, Kadek, PKK vb. diye anılıyorlar.) çıkartıldı. Türk ve Kürtler geniş ölçüde birbirine karışmıştır. Türk-Kürt sorunu oluşturulması ve karşı karşıya getirilmesi isteği terör elebaşı Apo’nun varlığının nedenidir.
                Türkiye’ de geçmişte Türk nüfusu doğum kontrolüne özendirilirken Kürt nüfusun sınırsız artırılması çalışmaları Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerine mas ettirilmiştir.
                Gece kondu ve kaçak yapılar aracılığıyla Kürtlerin büyük kentlere kaydırılması, Diyarbakır başarılınca bu kez İstanbul’ da yeni ve kalabalık ilçeler oluşturulması planına geçilmiştir. Bugün İstanbul, Dünyanın en büyük Kürt kentidir. İkinci olarak Diyarbakır, üçüncü olarak da Süleymaniye sıralarını almışlardır. Bugün sahillerimizde ya da turistik ve eğlence dinlence alanlarındaki mekanların sahiplerinin çoğu Kürt asıllıdır.
                Türkiye’de kadroların ele geçirilmesi taşeronu ise Fethullah Gülen’e verilmiştir. Tescilli Bilderberg üyesi yani ipek cübbesi ile Gülen, tüm idari ve adli kadroları (Vali, Kaymakam, Emniyet Müdürlükleri, Hâkimler, Savcılar vb.) ve stratejik zirveleri (Harp okulları, finans kuruluşları, basın –yayın vb.) eline geçirmek için “masum” ışık evlerinden başlayarak, dershaneciliğe, buradan da kolej ve üniversitelere kadar büyük bir ağ oluşturmuştur. 
E. Başbakan Bülent Ecevit, Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna girmeye engel olması için yönlendirilmiştir. Bürokratik açmaz ve çıkmazlar ortaya konulmuştur.
                Türkiye hep sıkıştırılmaktadır…
                Türkiye’nin kalkınmaya başlaması, iyileşmesi umudu olduğunda, Özal bunu yaptığı anda öldürülüp yerine Yılmaz getirilmiş ve yeniden hiper enflasyon başlatılmıştır.
                AB’ye belki yakın zamanda Ukrayna, Beyaz Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Moldovya en sonra da Rusya Federasyonu’nun Hristiyan nüfuslu ülkeler de alınacak.
                Ama Bosna, Arnavutluk, Azerbaycan…..
                Türkiye süründürülüyor; Kürdistan’ın kurulmasına razı mı edilmek isteniyor, Serves süreci devam mı ediyor?
                Dünyanın en tehlikeli satranç ustası siyonist örgüt: Dış Politika Derneği- Localar eliyle yürütülmektedir.
                En tabanda “mahalle” düzeyinde yaygın örgütlü Leo ve Lioness (Genç Erkek ve Dişi Aslan) lar bulunmaktadır.
                İkinci sırada ülkenin ekonomisini ellerinde tutan en enen zengin tüccarlar/tüm ülke holdingleri vardır ve bunlara rotaya girmiş, yörüngeye oturmuş, dönüştürülmüş, gizli çarka dişli yapılmış anlamında Rotarien denilmektedir.
                Üçüncü sırada G grubu, altı köşeli İsrail yıldızının bir logosu olan pergel ve gönye içinde G harfi bulunan F. A. R. Grubudur. İkiye ayrılıyorlar; 1-Far Masonary, 2- Masons
                Bütün bu örgütlerin tek kalemde toplandığı ”Bilderberg” vardır. Bunlar iki aşamalıdır; a) Ön Bilderbergler b) Yüksek Bilderbergler
                19. yüzyılda, misyonerlik teşkilatları, misyonerlik faaliyetleri açısından Anadolu’yu “ Asya’nın anahtarı’ olarak kabul ve ilan etmişlerdir.
                Osmanlı İmparatorluğunun zayıflatılması ve ardından parçalanarak yok edilmesi sürecinde misyonerlerin etkili ve mühim bir rol oynadıkları iyi bilinmektedir. Sınırlar içindeki dinsel farklılıkları düşmanlıklara dönüştürerek iç kargaşalar oluşturmak ve mevcut otoriteyi sarsıp çökertmek planının alt yapısını misyonerler hazırlamışlardır.
                Bu kuruluşlar Papalığın, gizli servislerin kolları gibi çalışmaktadır. Etnik ayrılıkları kışkırtmakta, terörizme yataklık yapmaktadırlar. Avrupa’ya kaçan PKK, DHKP/C ve TKP/ML teröristlerinin ilk olarak kiliselere sığındıkları ve iltica isteklerinin kabul edilmesine kadar kiliselerde barındıkları sır mıdır?
                Misyonerlerin çalışma yöntemlerinin en başında “ okul açmak ve faaliyetlerini bu okullar vasıtasıyla sürdürmek” gelmektedir.
                Martin Luther şöyle demiştir; “ Eğer Türkler, düşmeye başlamışsa kıyamet gelmiş demektir.’’ Bütün bu misyoner grupların temel hedeflerinden biri de Türkiye’nin zayıflayarak parçalanmasını sağlamaktır. Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne gelmesi dünyanın Hristiyanlaştırılması bağlı görüldüğünden,bunun önündeki en büyük engelin Türkler olduğu kabul edilmektedir.
Misyonerlerin son taktiği: “Diyalog”
                1962-1967 yılları arasında gerçekleştirilen 2. Vatikan Konsili’nde Müslümanlarla ve Hristiyan olmayan diğer kişi ve kesimlerle kurulacak olan ilişkilerin biçimini ve ayrıntılarını belirleyen önemli kararlar alınmıştır. İlan edilen dokümanlarda dinler arası diyalog ifadesi çok sıkça yer verilmekte ve “diyalog” konusu bir yöntem olarak vurgulanmaktadır ve önerilmektedir.
                Bir misyoner eğitimcisi olan Charles D. Watson “Misyonerler bir güvercin gibi masum, bir yılan gibi de kurnaz olmalıdır” demiştir. Araştırmacı Necdet SEVİNÇ kitabında şunları anlatmaktadır; Cezayirli Hasan Paşa’nın izniyle açıldığını öğrendiğimiz Cunda (Ali Bey) Adasındaki Rum okulunda, Belediye Başkanı Merhum İzzet Esen’inşüphelenerek elde ettiği belgeler arasında bir ders programı vardır. 1884 yılında ders programı özetle şöyledir:
                Türkler ezeli düşmandır. Türklerin en ufak hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak, medeni âlemTürklere düşman edilecektir.
                Takip edilecek İktisat Politikası: Türkleri iktisaden çürütmek, bunun için de zengin Türkleri sakat ticaret yollarına götürmek, bol faizli krediler açmak, ağır şartlarda rehin kabul etmek. Türk mallarının sahtelerini, çürüklerini yapıp piyasaya sürerek Türk müesseselerini iflasa sürüklemek. Türk malı ile rekabet etmek milli vazifedir. Herhangi bir Rum’un bu hususta yapacağı fedakârlığın karşılığı Rum bankaları, ticaret kulüpleri tarafından ödenecektir.
                Türk ahlakına ve İslam dinine karşı politika: Türk milletini ahlak, milliyet, din ve gelenekleri bakımdan çürütmek. Bu hususta;
Küfürler  öğretmek,  küfrü yaymak
Türkleri  zinaya,  diğer  ahlaksızlıklara   teşvik  etmek.
Gençlerine  apaş,  külhanbeyi   ruhunu  aşılayarak Türk  geleneklerini  çürütmek. Türk gençlerini birbirine  düşürmek ve milli  terbiyeyi  bozmak.
 
Takip  Edilecek  Din  Politikası
Hocalar  papazlara   sokulmaz.O  halde  onları  Rum  zenginler  tüccar  ve  esnaf  vasıtasıyla elde  etmek.Bol  hediye,  veresiye  vermek.
Hocaları  İçkiye  alıştırmak,  onlara  ilk  kadehleri  kadınların  elinden  içirip,  sarhoş, rezil  halde  elalem  içinden  geçirip,  herkese  göstermek Rumlar’a  dini  bir  zafer  olur.
Hocaları  her  türlü  uydurma  dini  inanışlara  saptırmak.
 
Rumların ve kiliselerin siyasi hedefi ise Türk hükümranlığını baltalamaktır. Türk halkı arasına daima fitne ve fesat sokarak devletle milletin arasını açmak. İsyanlar organize edip, zamanında aradan çekilerek, Türkler arasında kardeşkanı akıtmak, komiteler tertip edip Türk köylerini basmak. (PKK’nın eylemlerini ve Gezi olaylarını hatırlayalım)
Ziraat Politikası:
Türk  çiftçisi,  ağır  faizlerle   toprağından  edilerek,  bu  borçların  kolayca   kabarabilmesi  için harman  veresiyeleri  seneteyn ile elindeki toprağını   kolay,  ucuz  şartlarla  borçlu  olduğu  Rum  tüccara  satmak  mecburiyetinde    bırakılmalıdır.
Türk  Devlet  Adamlarına  Karşı  Tatbik  Edilecek  Plan:
Kadınlar,  devlet  idare  amirleri;  rüşvet,  ziyafet  hatta  kadın  ikramları  ile  Eterya’nın  emrine  
alınmalıdır. Fırsat buldukça,  bilhassa resmi devlet binalarında yangın çıkarmak,  ölümlü kazalar oluşturmak,  harp gemilerinde yangın çıkarmak,  yaralar açmak.
Sanat  Politikası:
Bütün  Rum ustaları  Türk  çırak  kullanmaktan suret-i  katiyyede men  edilmiştir.
Bu program Rumların “Akademi”adıyla andıkları okulda hazırlanıp öğrencilere ve Rum azınlığa anlatılan bu program, azınlıklara imtiyaz vermenin nasıl bir gaflet olduğunu dilerim yeterince ortaya koyabilmiştir. Bu faaliyetlere karşı alınacak tedbirler ise; misyonerliğin doğru tanımını ve tahlilini yapmak, sadece polisiye tedbirlerin yeterli olmayacağını bilerek milli ve manevi değerlerimizin öğrenilmesine önem vermek, örgün ve yaygın din eğitimi üzerinde durmak, okullarda yıkıcı faaliyetlere karşı öğrencileri bilgilendirmek ve uyarmaktır.
                İblis’in karanlık adamları hariç, kimse mutlu değil, kimse sıhhatli değil. “Yeni dünyadüzeni” denilen şeytani yapılanma dostluk maskesi altında Yüce Yaratıcıya, tabiata, insana, inançlara, kısaca engel olarak gördüğü herşeye düşmanlık ediyor.
                Hristiyan ve Yahudilerle “diyalog ve dostluk” ama kendi dindaşlarına kumpas. Yahudileri eleştirmeyi suçlaştır. Lakin İslam’ı “terör” ile ilişkilendirmeyi kurumsallaştır… Kimi ideolojisine taptırılıyor, kimi liderine, kimi bir alete, kimi karşı cinse, kimi bilime, kimi paraya, kimi de güce … Küresel bir sömürü yürütülüyor. Toplumları bir arada tutacak dini, kültürel, geleneksel ve yerel ne varsa tahrif etmeyi ana ilke ediniyor.
                İletişim araçları, reklam, moda, müzik, kredi kartları, sentetik toksik yiyecek, içecek ve giyecekler, kozmetik ürünleri ile esir alınan beden, bilinç ,ahlak ve ruhlar ordusu gibiyiz.
                Yazar JeffreyBurtonRussell’ın da dediği gibi, Musevi-Hristiyan ahlakı, bugün Hz. Allah’ı (c.c) dışlayıp insanı tamamen tek başına bırakarak sorunu keskinleştirdi.
                Tahrif edilmiş dinlerin mensuplarının ideolojisine bir de seküler dünyanın sömürgeciliğini eklediğimizde, içinde debelendiğimiz kötülük sarmalının gerçek sebebi anlaşılır.
                Kurumsallaşan ideolojik ve bilimsel temelli kötülük bir yıkım uygarlığıdır.
                Ama her karanlık, aydınlığın habercisi… 1820’lerde çöküşe geçen Osmanlı, bir yüzyıl sonra bilfiil sahneden çekilse de… Küresel materyalizmin her türlü baskısına rağmen Osmanlı’nın temsil ettiği inanç bilkuvve hayatiyetini sürdürdü. Zira sıhhati Hz. Allah’ın (c.c) güvencesi altındaki inancı, onun tebaasının diri kalmasına yeterdi.
                Tarihin her sayfasında onu tahrif etmek isteyen ahmak, aptal ve küfürle işbirliği içindeki gruplar toplumu sendeletseler de, İslam’ı tahrif etme becerisini hiçbir zaman başaramadılar.
                Kutsadıkları kişilerin hangi şebekelerin adamı ve hangi ihanet projelerinin gediklisi olduğunu göremeyenler, bedenini, aklını ve inancını kiraya vermiş kimseler olsa da, toplumun ortak feraset ve basireti sürekli olarak iyiden, doğrudan ve Hakk’tan yana olmuştur.
                Hz. Peygamber (s.a.v) en zor anında yoldaşı, kardeşi Hz. Ebubekir’e (r.a) ne diyordu: “Korkma! Allah bizimle beraberdir!”
                Yusuf Has Hacib’in 1069-1070 yıllarında yazdığı meşhur eseri, Kutadgu Bilig, İslami devir içinde Türk dili ve edebiyatının olduğu kadar, Türk kültür tarihinin de asla ihmal edemeyeceği bir siyasetnamedir.
                Kutadgu Bilig’te; “Halka baş olmak büyük ve ağır bir iştir; daima başa dert olur ve insana eziyet verir. Nereye baksan orada bir tehlike vardır; sevincini sorsan o daha azdır. Sevmeyeni çok, seveni nadirdir; didinmesi çok, rahatı azdır.”
“Beylerin etrafını kötüler çevirirse, memlekette tamamen kötüler hâkim olur. Allah bir kimseyi yükseltmek isterse ona ehliyetli ve dürüst hizmetkârlar verir” denilmektedir.
“Büyük Devlet” olabilmek düşünce fakirliğinden kurtulmaya, dünyayı doğru okumaya, egemen güçlerin şeytani planlarını çözebilmeye, alternatifler geliştirmeye, cesarete ve de risk alabilmeye bağlı… Türkiye’nin Batılı emperyalist devletler gibi “büyük devlet” olmasını istiyor değiliz. Türkiye’ye yakışan ve yaraşan “Adalet Devleti” olmak.
Hedef Şah!
Toplumumuz sayısız darbe girişimine sahne oldu. İlkinde bir başbakanı yediler. İkincisinde ve üçüncüsünde olmasa bile dördüncüsünde bir Cumhurbaşkanını. Ve en son 15 Temmuz 2016 kanlı kalkışma… Demokratik meşru bir iktidarı kandökerek devirmek üzere yapılan kalkışma bir isyandır.
Siyasi lider çok önemli bir konumda olduğu için birçok özelliğe birden sahip olması gerekir. Cumhurbaşkanı Sn. Recep Tayyip ERDOĞAN liderliğinde, bu pervasız, terör saldırısı, aziz milletimizce püskürtüldü. Asker ve polis içindeki hainler dışında kalan kahramanların gayretini şükranla anıyoruz.
15 Temmuz 2016 gecesi, darbeci generallerle milletin savaşı oldu… Tanklara karşı iman dolu göğsüyle karşı duran, bombalara karşı bayraklarla sokakları tutan, kanlı silahlardan çıkan kurşunlara karşı selâlarla dimdik duran asil Müslüman Türk milleti gözü dönmüş darbeci generalleri mağlûp etti, dize getirdi….
              Bu şanlı müdafaayı böyle yazacak tarihler…Darbe gerisindeki Gülen cemaatinin basit bir çete olmadığı, devleti ve milleti hedef alan bir terör örgütü olduğu ortaya çıktı.
Dahası;Erciyes Üniversitesi (ERÜ) Edebiyat Fakültesi Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Keskin, 15 Temmuz Kalkışmasının, bilinçli olarak, çok sayıda Müslüman ve Yahudi'nin katledildiği 15 Temmuz 1099 tarihindeki Kudüs Kuşatması'na denk getirildiğini söyledi.
15 Temmuz tarihinin tesadüf olmadığına dikkat çeken ERÜ Edebiyat Fakültesi Genel Türk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Keskin, söz konusu tarihin Pentagon tarafından, 15 Temmuz 1099 tarihinde çok sayıda Müslüman ile Yahudi'nin katledildiği ve tarihe Kudüs Kuşatması olarak geçen güne denk getirildiğini ifade etti. 15 Temmuz Kalkışmasını, aynı zamanda "Sevr'in hortlatılma projesi" olarak tanımlayan Prof. Dr. Mustafa Keskin, "15 Temmuz 1099 Kudüs'ü Şerif'in Haçlılar tarafından ele geçirildiği, Müslümanların camilerde, onlarla işbirliği halindeki Yahudilerin de havralarında katledildiği, kanların mabetlerde, atların dizine kadar yükseldiği tarihin adıdır. 15 Temmuz tesadüfen belirlenmiş bir tarih değildir. O yüzden, bu kalkışmayı yapanların Türk milletin istiklali ile Türk milletin şerefi ile haysiyeti ve bekası ile hiçbir alakaları yoktur. Nitekim birkaç günden bu yana akan bilgiler söylediklerimizi doğrulamaktadır" diye konuştu.
"28 Şubat'ın düzenleyicileri de PDY idi"
28 Şubat harekâtında da, o dönemde ismi bilinmese de, Paralel Devlet Yapılanması (PDY)'nın parmağı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Mustafa Keskin, "28 Şubat'ta PDY yüzde 80 vardır. Çünkü onlar esas o zaman parlatıldılar. Yani PDY'na maşa olan çocukların parlatıldığı, gerçek zekalarınkörletildiği, sınav hırsızlıklarının başlatıldığı tarihler 1990'lardır. Ama biz o zaman haberdar değiliz. Bu, Batınilik'ten de daha tehlikeli bir yapıdır. Ve söylemekte hiçbir beis yok, bu Pentagon'da, Londra'da biraz da Berlin'de düzenlenmiş, içeride aktörleri temin edilmiş en dehşet verici kalkışmadır" dedi.
Türkiye’deki darbe girişiminin Polonya’nın başkenti Varşova’da yapılan NATO zirvesinden sadece bir hafta sonra gerçekleştiğine dikkatinizi çekerim. NATO, muhtemel tehdit konusunda uyarmadı. En büyük askeri yapı olan ve güvenlik konusundaki çalışmalar için her türlü imkâna sahip olan NATO, Türkiye’nin ve bölgenin güvenliğiyle ilgili tehdit hakkında tek bir bilgi dahi vermedi.
Meşru hükümeti devirme senaryosu olumsuz yönde gelişseydi, bu hem Türkiye’de bir trajediye yol açardı, hem de bölgede daha derin bir istikrarsızlığa sebep olurdu.
Bu kalkışmaya, milletimiz kahramanca karşı duymuştur. Şehit olanlara Hz. Allah’tan (c.c)rahmet, kederli ailelerine sabır ve gazilerimize, yaralılarımıza sağlık ve esenlik diliyorum.
Kutadgu Bilig’ten alıntılara devam edelim:Liderin ilim sahibi olması, irfan, sosyoloji, askeri vesaire alanlarda yaygın bir bilgiye sahip olması gerekmektedir. Kişi liderlik makamına getirildiği andan itibaren sürekli olarak ilmi ve zihni mütalaalarda bulunması gerekir. Zamanının bir kısmını âlimlerle geçirmesi ve onlara danışması zaruridir. Liderin yöneticilik ve bilim konusunda da bilgisinin olması gerekir.
Liderin dünyanın genel gidişatını takip etmesi ve ona göre hareketi yönetmesi gerekir. Lider emperyalizmi, tağuti rejimi ve liderlerini, toplumu, genel olarak Müslümanları, küfrün şerr odaklarını tanımalıdır.
Feraset, toplumun başına gelebilecek bela ve musibetleri önceden fark edip tedbir almaktır. Feraset hareketi, merhalelerine uygun olarak provokelereve oyunlara gelmeden geliştirmektir. Hareketin gelişimine paralel olarak düşmanlar ve saldırganlar da çoğalacaktır. Asrımızda her şey gizemlilik içinde cereyan etmekte, menfaatlerden ötürü kim kimdir bilinmemektedir.
Türkiye'nin gerçek bir demokrasi kültürüne ihtiyacı var
Buradan çıkartılması gereken dersler de vardır şüphesiz. Siyaset kurumun iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, yalan ile doğruyu hakkaniyetli bir şekilde ayırma zamanıdır. Kin tutmadan, adaletten ayrılmadan gerçeğe ulaşma zamanıdır. Ve hepsinden önemlisi, huzurun güvenin ve istikrarın yeniden tesisi için gerçekçi, kararlı ve kalıcı adımlar atma zamanıdır. Türkiye'nin hakiki ve samimi bir restorasyon çabasına ihtiyacı var. Kurumlar arasında ve toplum kesimlerinde giderek derinleşen güven bunalımının acilen giderilmesine ve gerçek bir demokrasi ve uzlaşı kültürüne ihtiyaç var.
              Yaşanan tüm acılara ve gözyaşına rağmen umudumuzu ve inancımızı korumaya devam edeceğiz.
Yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir sistemin inşası gerekiyor. Sadece değerlendirmeler yapan bazı kuruluşların kurulması gerekmektedir. Bu tür kuruluşlar düşünce merkezleri konumundadır. Cesaret hareketin yönetiminde çok önemli bir rol oynar.
Pratikleri yapılması gerektiği gibi yapmak, haddi aşmamakgerekir. Liyakat esasına istinaden görev ve sorumluluk dağıtılmalıdır. Liyakat saikinden başka akrabalıklar, hatır vb. sebeplerden ötürü asla sorumluluk dağıtılmamalıdır. Aksi durumda büyük zararlar kendiliğinden hâsıl olur.
Adalet vasfından çok az kişi rahatsız olur. Ancak buna karşılık milyonlarca kişi böylesi bir uygulamadan memnun kalır. Bu vasıf halkın liderin etrafında toplanmasına sebebiyet verir.
İktidar ve tüm kesimler hatalarını görerek dersler alır, doğru adamlarla çalışır. Şerden hayır umarak ve hayır çıkması için çalışır… Biz böyle diyelim, inşallah da öyle olsun, büyük geçmiş olsun.
              Milli şairimiz Mehmet Akif'in TÜKÜRÜN adlı şiiri bu konuyla ilgilidir:
 TÜKÜRÜN
Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil paylaşalım:
Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki, uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu!
Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn
Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, parçalanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenaatle oyulmuş gözler!
«Medeniyet» denilen vahşete lânet eder,
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki, cüdâ cisminden!
Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkât;
Sonra nâmusuna kurban edilen bunca hayat!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!
Teki binlerce kesik gözdeye âid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak Bütün enkaz-ı beşer!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!
Ey bu toprakta birer nâş-ı perişan bırakıp
Yükselen, mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp
Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark'ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salîb'in o hayasız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!
Hele İ'lanı zamanında şu mel'ul harbin,
"Bize Efkâr-ı umumiyesi lazım Garb'ın";
Oda ALLAH’ı bırakmakla olur herzesini,
Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini ,
Susturan aptalın idrakine bol bol tükürün .
Yine hicran ile çılgınlığın üstünde bu gün.
Bana Vahdet gibi bir yar-ı musaid lazım,
Artık ey yolcu bırak, ben yalnızağlayayım.