banner401
banner422

REKTÖR ÖZCAN: “AKTÖR OLARAK MASADA OLMAZSANIZ, KAYBEDENLERDEN OLURSUNUZ…”


Şeyh Edebali Üniversitesi’nin ev sahipliği yaptığı “1. Dünya Savaşı Sürecinde Ortadoğu’nun Şekillenmesi” konulu uluslararası sempozyum, Rektör Prof. Dr. Azmi Özcan ve Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği (ORDAF) Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’un açılış konuşmalarıyla başladı.

Prof. Özcan yaptığı konuşmada, Ortadoğu coğrafyasında yaşananları anlamak ve ileriye yönelik doğru politikalar geliştirmek için, yakın geçmişimizde yaşananların çok iyi anlaşılması gerektiğini söyledi. Ortadoğu’nun şekillenmesi, 1.Dünya Savaşı’nın bizi merkeze alan en acı sonucudur” diyen Özcan, 80, 90, 100’er yıllık dönemlerde dünyanın küresel güçlerinin kendi düzenlerini yeniden tesis ettiklerini ifade ederek, “Bu aşamada eğer siz aktör olarak masada yer alırsanız kendi geleceğinize ait bir şeyler temin edebiliyorsunuz; ama yer almazsanız kaybedenlerden oluyorsunuz” uyarısında bulundu.



Azmi Özcan, yakın tarihte Ortadoğu’da yaşananların derinlemesine tartışılması ve geleceğe yönelik olabildiğince akıllı ve şuurlu kararlar alınması gerektiğini ifade ederken, bu tip sempozyumların bunu sağlayacağını, ortaya çıkacak isabetli fikirlerin hem Ortadoğu hem de dünya insanının kullanımına sunulacağını söyledi.

Prof. Kurşun: “Yiğit düştüğü yerden kalkar”

Şeyh Edebali Üniversitesi Konferans Salonundan gerçekleştirilen sempozyumun açılış konuşması, Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği Başkanı ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zekeriya Kurşun tarafından yapıldı. Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yılında olduğumuzu hatırlatan Kurşun, dünyanın ve Ortadoğu coğrafyasının son 100 yılda yaşananlardan memnun olmadığını söyledi. “Yiğit düştüğü yerden kalkar.” diyen Prof. Kurşun, ayağa kalkma çalışmalarımıza Birinci Dünya Savaşı’nda düştüğümüz yerden başlamamız gerektiğini söyledi. Kurşun konuşmasında şunları söyledi:

“ORDAF, ülkemizin ihtiyaç duyduğu bilimsel çalışmaları gerçekleştiriyor”

“Kısaca hem ORDAF(Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği) hakkında hem de bu sempozyum fikri hakkında bilgi vereceğim. ORDAF, sayın rektörümüz tarafından da iyi biliniyor. Esas itibari ile Türkiye’de üretilmiş bir bilgiyi Türkiye dışında, özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde dolaşıma sokmak, aynı şekilde bu tarihi müşterekliğimiz olan bu coğrafyada üretilen bilgileri Türkiye’de dolaşıma sokmak kullanılabilir hale sokmak amacıyla bu alanda çalışan akademisyenlerin bir araya gelerek oluşturduğu bir kurul. Şuan itibariye burada devam eden faaliyetlerimiz gibi, başka müşterek paydaşlarımızla birlikte farklı yerlerde devam eden; sempozyum, panel, sertifika programları, yayın ve diğer alanlarla birlikte, ülkemizin, devletimizin ihtiyaç duyduğu alanlarda bilimsel raporlar hazırlama faaliyetlerini sürdürmekteyiz. Bu kısa tanımdan sonra Birinci Dünya Savaşı ve Ortadoğu Sempozyumuna neden ihtiyaç duyuldu konusunda da birkaç hususu arz etmek istiyorum.

“Yiğit düştüğü yerden kalkar”

Malumunuz Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yılındayız. Zaten başlığımız da bunu gösteriyor. Bu vesileyle de bütün dünyada Avrupa başta olmak üzere yüzüncü yılın getirdiği heyecanla pek çok toplantılar yapılmaktadır. Çok ilginçtir Birinci Dünya Savaşı’nın mağduru olan bizler belki konuya en az ilgi duyan ülke durumuna düştük. Her ne kadar gerek bizim Şeyh Edebali Üniversitemiz gibi başka bazı kurumlar da hassas davranıyor olsalar da bana kalırsa ya da ORDAF adına söyleyebilirim ki bu çalışmalar yetersiz düzeydedir. Belki, “Birinci Dünya Savaşı ile ilgili yapılacak çalışmalar ve sonuçlar yetersizliği bize niye rahatsızlık vermektedir?” sorusunun da cevaplandırılması gerekiyor.  Çünkü netice itibari ile acaba salt bir tarih mi konuşuyoruz? Yoksa salt bir tarih sonuçlarına hatırlamak adına mı konuşuyoruz? Hayır, yüzüncü yıla geldiğimizde görülmektedir ki esasında dünya yüz yıl önce meydana gelen yapılanmadan mutlu değildir. Dolayısıyla bizim Türkçemizde bir söz var bunu zaman zaman hepimiz tekrar ederiz, “Yiğit düştüğü yerden kalkar.” Yani biz Birinci Dünya Savaşı’nda düşmüşsek oradan başlamak zorundayız.

“Siyasetçilerimiz tarafından da kullanılan “Yeni Osmanlıcılık” kavramı, mana itibari ile ilk anda hissedilen mesele değildir.”

Tabi bunun Bilecik için başka bir anlamı daha var. O da Bilecik’ten başlayan tarihin anlaşılmasının, yine Bilecik’ten başlamasının anlamlı olduğunu düşünüyoruz. Bu vesile ile sayın rektörümüzün bize sunduğu katkılarla bizde bu sıcak fikri hemen burada hayata geçirmek istedik. Nitekim daha önce de buna benzeri programları birlikte burada yapmıştık. Hepimizin bildiği gibi Ortadoğu kavramı bize sıcak bir kavram gelmemektedir. Yanlış bir tarzda kurgulanmış bir kavramdı. Ama netice itibari ile ne olursa olsun yaygınlaşmış olan bu kavramın ortaya çıkış süreci yine tamamen Osmanlı Devleti’nin dağılmasına paralel olarak meydana gelen gelişmelerdir. Bu yüzden dünyanın herhangi bir yerinde Ortadoğu’dan bahsedilebilir ama biz bahsettiğimizde daha farklı ve daha anlamlı bir bahsediş olmalıdır. Çünkü biraz önce söylediğim gibi olayın bir noktada nesnesi, mekânı, coğrafyası bizler olduk. Tabi bugün artık Ortadoğu ilk anda sanki bir coğrafi yön gibi aklımıza geliyor. Ama son yıllarda çokça konuşulduğu için artık herkes bunu biliyor ki Ortadoğu coğrafi bir yönü işaret etmiyor. Netice itibari ile nasıl ‘Ortabatı’ yoksa yönler arasında, Ortadoğu da olmayacaktır. Doğal olarak siyasi bir yönü var. Siyasisi bir anlatım. Bu durumda bizim çalışmalarımızın da tarihin ötesinde siyasi anlamları da olmalıdır diye düşünüyoruz. Siyasi anlam son dönemde özellikle Arap dünyasında konuşulduğu veyahut batıda üretilip Arap dünyasına servis edildiği ‘Yeni Osmanlıcılık’ değildir. Bu bizim literatürümüzde de siyasetçilerimiz tarafından kullanılsa bile mana itibari ile, çok iyi biliyorum ki, ilk anda hissedilen mesele değildir. Çok net ve açık bozulmuş olan bu dünya dengesini geçmişte o dünya dengesini sağlayan değerler ile yeniden rayına oturtmak fikrinden öteye geçmeyecektir. Bu vesile ile belki bu son cümlemde bu programdan beklenen ve bu tür programlardan beklenen, Ortadoğu coğrafyasının geleceği için öngörülen düşünce de ortaya çıkmış oluyor diye burada sözümü sonlandıracağım. Çünkü sizin daha fazla sabrınızı zorlamak istemiyorum. Çok değerli dostlarımız ve akademisyenlerimiz burada zaten fikirlerini ortaya koyacaklardır. Bu vesile ile öncelikle sayın rektörüme ve bizi ağırlayan bütün Bilecik yetkililerine, değerli konuklarımıza ve özellikle bizi kırmadan buraya gelen saygıdeğer akademisyen, araştırmacı ve konuşmacı dostlarımıza şükranlarımı arz ediyorum.”



Özcan: “ORDAF, ürettiğimiz bilgiyi yeryüzünün kullanımına sunuyor”

Şeyh Edebali Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan ise yaptığı açılış konuşmasında, son 100 yılda Ortadoğu’da yaşananların iyi anlaşılmasının ülkemiz açısından kritik önem taşıdığına dikkat çekti. Özcan konuşmasında şunları söyledi:

“Bugün çok önemli bir vesileyle beraberiz, sevgili dostum Zekeriya Bey hülasasını burada ifade ettiler. ORDAF (Ortadoğu ve Afrika Araştırmacıları Derneği), Türkiye’nin en güzide düşünce kuruluşlarından bir tanesi ve burada bulunan meslektaşlarımızın pek çoğu da üyeleri ve katkıda bulunuyorlar. Çok geç kalmış bir proje ve bu projenin beyni Zekeriya Bey’dir. Hem Türkiye’de hem yurt dışında pek çok platformda ülkemizi ve bizim ürettiğimiz bilgiyi yeryüzünün kullanımına sunmak için olağanüstü fedakârlık gösterdi. Aynı zamanda Marmara Üniversitesi’nin de akademik birimlerinin idareciliğini yapıyor. İşin doğrusu bu kadar işi nasıl götürüyor onu da biz zaman zamana kendi aramızda sorguluyoruz. Muhtemelen klonları var diye düşünüyoruz. Bunun için ülkemiz adına da üniversitemiz adına da, hem size hem üyelerimize teşekkür ediyorum. TİKA’yı (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) biliyorsunuz, yine ülkemizin resmi kuruluşlarından bir tanesi ve bu sempozyuma katkıda bulunuyor. Uluslararası Kalkınma Derneği aynı şekilde katkıda bulunuyor, biz de platform olarak üzerimize yakışanı yapmaya çalışıyoruz.

“Son yüzyılda insanlığın ihtirası, yaklaşık 100 milyon cana mal oldu”

Sevgili hocamız ifade etti, 1.Dünya Savaşı doğrudan bizim yaramız. Seçtiğimiz konu da, o bir türlü dinmeyen yaranın maliyetinin neler olduğu; çünkü Ortadoğu’nun şekillenmesi 1.Dünya Savaşı’nın bizi merkeze alan en acı sonucudur. Zaman zamana aramızda konuşuyoruz insanlık tarihinin, aklın egemen olduğu en önemli dönemdir son 200 yıllık dönem; ama bütün insanlık tarihinde de insan ve çevre tahribatının en yoğun olduğu dönemdir, böyle bir zıt denge var. Demek ki bu akıl denilen namütenahi kabiliyet ya da değerin bir şeyle dengelenmesi lazım. İşte o şey gönül, o şey vicdan, onu ortadan kaldırdığınız zaman son yüzyılda insanlığın ihtirasının neden olduğu dünya savaşının toplam maliyeti yaklaşık 100 milyon can ve hiçbir şekilde ölçülemeyecek çevre, kültür ve medeniyet tahribatıdır. Bu tahribat hala devam ediyor; çünkü sadece ‘ben’i merkez alıyorsunuz, kendi çıkarınızı merkez alıyorsunuz ve kendinizin 1 litre petrolü için milyonlarca insanı katletmekten çekinmeyen bir dünya görüşünü merkeze alıyorsunuz.

“Türkiye’nin yurt dışında akademik süreçleri tamamlamış 50 binden fazla insanı var”

Bu Ortadoğu’nun yapılanması da böyle bir şeydir. Teknolojileriyle, silahlarıyla geldiler, savaşı galip bitirdiler ve buranın hem insan kaynağını ki bu bir eğitim sürecidir, aramızda milli eğitim müdürümüz de var çok yakinen aşinadır, hem enerji kaynaklarını, hem kültür ve medeniyet kaynaklarını Batıya aktarmaya odaklanmış bir düzen kurdular. İnsan kaynağını Batıya aktarmanın, yani eğitimi sürecinin en önemli sırrı şu; bu coğrafyanın parlak beyinleri kendi topraklarında rahatsız edilecekler, gereken değer ve saygıyı görmeyecekler, başka coğrafyalara göç edecekler. Buralarda açılan okulların işlevleri arasında bu coğrafyalarda yer alan kabiliyetli gençleri daha ilkokul 1’den itibaren tespit ederek Batıya pazarlamanın mekanizmasını oluşturmak. İşte misyoner okulları, yabancı okullar, kolejler hatta üniversiteler, iki ayaklı bir süreç. Vereceğim rakam son rakam değil; ama bizim, sadece Türkiye’nin yurt dışında akademik süreçleri tamamlamış 50 binden fazla insan potansiyeli olduğunu düşünürseniz işin vahametini daha bir takdir edersiniz. İşte bu mekanizma, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra kuruldu. Ne kadar çok ihtiyacımız var onlara, iyi yetişmiş, bir alanda uzmanlaşmış olanlara ihtiyacımız var.

“Aydınlar zamanı okur, zamanın ruhunu okur ve toplumu uyarır”

Biliyorsunuz medeniyet, iş bölümü demektir. Toplum kendi işlerini düzenli görebilmek için iş bölümü yapıyor. Hukuk ihtiyacını hukukçulara, emniyet ihtiyacını emniyetçilere, güvenlik ihtiyacını askerlere ve bir de yaklaşan tehditleri ve tehlikeleri görmek ihtiyacını da aydınlara vermiştir. Aydınlar zamanı okur, zamanın ruhunu okur ve toplumu uyarır, “Şu dağın arkasında bir ordu var, ona göre tedbir alın” der. İşte üniversitelerin vazifesinden biri de budur. Zamanı okumak, işaretleri bilgiye çevirmek ve ona göre toplumunu harekete geçirmek, hazırlık yaptırmak. Bu tür sempozyumlar da bunun toplumla paylaşıldığı, akademisyenlerin birbirleriyle düşüncelerini paylaştığı platformlardır. Bu yapılmalıdır ve çok önemlidir. Eğer biz bu bilgiyi kayıt altına almazsak, hafızamızda bir yerde tutmazsak sürekli tekrar ederiz. Batı ile bizim aramızdaki en temel farklardan birisi de onların çok derin bir hafızalarının olmasıdır. Üniversitelerin ve düşünce kuruluşlarının marifetiyle gerek duydukları zaman bu hafızayı gündeme getirip benzer olayları daha önce yaşanmış tecrübelerle kıyaslayarak hatayı asgariye indirme gayretleridir; ama bizde bu yoktur. Çünkü bilgi ve hafıza birlikte düşünülmedikçe söz uçmuş gitmiştir.

“80, 90, 100’er yıllık dönemlerde dünyanın küresel güçleri kendi düzenlerini yeniden tesis ediyorlar”

Çok basit bir kıyas yaparsak mesela şimdi tam 100.yıldönümündeyiz, biz sonbahar-kış başlangıcında savaşa katıldık. Ondan 100 yıl önce de 1815 Viyana Kongresi ile dünya yeniden bir düzene tabi tutuldu. Ondan sonra 1914’te savaş başladı, yeni bir dünya düzeni oldu. Ondan 90-100 sene sonra şimdi yeni bir dünya düzeni kuruluyor, demek ki böyle belki mutlak bir bilgi anlamında değil; ama bir tevafuk anlamında 80, 90, 100’er yıllık dönemlerde dünyanın küresel güçleri kendi düzenlerini modernleştiriyorlar, yeniden tesis ediyorlar. Bu aşamada eğer siz aktör olarak masada yer alırsanız kendi geleceğinize ait bir şeyler temin edebiliyorsunuz; ama yer almazsanız kaybedenlerden oluyorsunuz. Soğuk Savaş bittikten sonra hepimizin şahitlik ettiği son 20 yılda dünyanın pek çok yerinde savaşlar cereyan etti; ama bizim hemen etrafımızda, Balkanlarda, Kafkasya’da, Türkistan’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da sürekli bir hareketlilik var. Bu sürekli hareket sanki yeryüzü hareketi gibi, deprem gibi yeni bir düzenin oturması için yaşanan sancılar ve bunlar öyle kader derecesinde önemli sancılar ki eğer bunlara bu aşamada müdahale edemezseniz artık siz de bu tarihin pasif aktörü olursunuz ve tarihten sürgün edilirsiniz.

“Akademisyenleri takdir ve tebrik etmek lazım”

Tarihten sürgün edilmek demek şu, son yüzyılda var mısınız tarihte? Vitrinde misiniz? Dünyaya takdim edebildiğiniz herhangi bir değeriniz var mı? Sorunun cevabı da odur. Eğer tarih sizi kaydetmediyse tarihten sürgün edilmişsiniz demektir. Ve zayi olmuş bir tarihtir. Hele hele de bize hiç yakışmayan bir tarihtir. Bunun için bu tür toplantıları önemsemek lazım. Kaynak ayırmak lazım. Tartışmak lazım. Hele hele akademisyenlerin dünyanın türlü türlü nimetlerinden vazgeçerek böyle beyhude gayretlerle uğraştıkları için de takdir ve tebrik etmek lazım. Sonunda ne rütbe var ne de mal. Zar zor birini geçindirmeye çalışan, bir taraftan kirasını düşünen, bir taraftan çocuğunun eğitimini tamamlayan, ancak emekli maaşıyla belki bir araba sahibi olabilecek derecede kendine gelen bir meslek. Biz sizi uyarmazsak ey toplum, siz önünüzdeki dağın arkasını göremezsiniz. Ya şarampole yuvarlanırsınız, ya uçuruma yuvarlanırsınız ve kaybedersiniz. Bunu bir bütün olarak telakki etmek lazım. Vücudun bütün azaları ne kadar önemli de önemsiz de olsa bir azasında yaşanan kusur sistemin tamamını etkiliyor. ister böbrek olsun, ister karaciğer olsun. Bunu bir bütün olarak almak lazım.

“Burada bilginin yoğruluşunu, mayalanışını göreceksiniz”

Şimdi biz burada iki gün boyunca uyarımızı yapacağız. Şehrimize dışarıdan gelen misafirlerimiz, aynı zamanda bölgemizin tarihi, bölgesel, turistik, tabii merkezlerini ziyaret edecekler. Onlar bizim gönüllü elçilerimiz olacak. Öğrencilere özellikle tavsiye ediyorum, her biri bir akademik tez hüviyetinde olacak bu tartışmaları sıkılmadan takip etsinler. Onlara asıl katkıyı sağlayacak olan bu tür platformlardır. Bilgiyi kitaplardan da alabilirsiniz ama bilginin burada yoğruluşunu göreceksiniz. Burada mayalanışını göreceksiniz. Size asıl katkı sağlayacak bu platformlar. Dolayısıyla ben sizin yerinizde olsam bu elektronik oyuncaklarınızı bir tarafa bırakır, beynimi bu işe yoğunlaştırırım. Onlar, sizi sizin beklediğiniz işlevler için değil; sizin beyinlerinizi uyuşturmak için kullanılan bir mekanizmaya dönüştü. Ve sizi siz olmaktan çıkartıp birer elektronik bağımlısı haline getiriyor. Ailenizden kopartıyor, derslerinizden, hocalarınızdan kopartıyor. Sizi bizden kopartıyor. O tehdide de dikkat çekmek istiyoruz. Devletimiz ne yapar, ne eder? Kanun mu çıkartır? Okullarda bu elektronik ortamların kullanımına bir sınır mı getirir? Tam konsantre olmuş, dersinizi vereceksiniz, bir anda telefon çalıyor ve bütün enerji boşalıyor. Hepimizin yaşadığı sıkıntı bu. Bir şeye odaklanamadığınız zaman çözemiyorsunuz hiçbir şeyi.

Bakın I. Dünya Savaşı'nda Ortadoğu ne olmuş? Galip devletler kendi aralarında toplanmışlar. Demişler ki, 'Biz bu Ortadoğu'yu ne yapalım? Ne yapalım da bir türlü kendisine gelemesin?' Hiç gizlisi yok bu işin. Öyle sizin karşınıza çıkıp dehlizlerde çok gizli operasyonlar falan hep ticari gayelerle söylenen şeyler. Adamlar açık açık net bir şekilde yapmışlar hem de kayda almışlar. Filmleri var, televizyonları var. Çünkü galip. Kuralı kim koyar? Galip koyar. Biz I. Dünya Savaşı'nda mağlup olduk. Demişler ki, ' Bu Türkler Ortadoğu'daki halkları gönüllü olarak birleştirdikleri için bize tehdit oluşturdular. O zaman biz öyle bir sistem kuralım ki, bu Ortadoğu'da bulunan halklar bir daha bir araya gelemesin.'

“Bütün kavgaların nedeni geçmiştir”

Günlük hayatta da insanların arasını açmak isterseniz, başvuracağınız metotlar bellidir. Aralarına kan davası sokarsınız, aralarına din davası sokarsınız,  ya da menfaat davası sokarsınız. Bu üçü de burada yerleştirilmiş. Aramızda kan davası var. Kürtün Arap ile, Arap'ın Farslı ile, Fars'lının Kürt ile var. Aralarında kan davası olmayan tek biz varız. Her ne kadar I. Cihan Harbi'nde Araplar Türkleri sırtından vurdu yalanıyla tam 100 yıldır bu iki halkı birbirine düşürmeye çalışsalar da Zekeriya hocam ve diğer misafirlerimiz anlatacaktır; Filistin'de, Mısır'da, Kut-ül Amare'de, Çanakkale'de, Galiçya'da, Araplar, Türkler, bu coğrafyanın bütün insanları müşterek kaderleri için müşterek şehit oldular. Şerif Hüseyin ordusundaki Arap sayısı 3 bin 500-4 bini geçmiyordu. Buna mukabil Araplara da şunu söylediler, ' 400 yıldır Türkler sizin bütün kabiliyetlerinizi dumura uğrattı ve sizi sömürdü.' Artık bugün biliyoruz hem Arap akademisyenlerimiz biliyor, hem de biz biliyoruz. Eğer sizin çıkarlarınız başka toplumların gelecekte kavga etmesine dayalıysa bunların bir tek yolu var. Onlar geçmişte kavga ettirmeniz lazım Çünkü bütün kavgaların nedeni geçmiştir. Bizler, atalarımızın davalarını güderiz. Eğer ortak geçmişimizde kavga yoksa gelecekte de kavga etmeyiz. İşte ortak geçmişimizi siz yazmaz, başkaları yazarsa o zaman o geçmişimiz hep kan ve gözyaşı olur ve onun intikamı için geleceğinizi de berbat edersiniz.


“Yakın zamana kadar Ortadoğu tarihi yazarken Türkçe, Arapça, Farsça kaynakları kullanmak ayıp sayılırdı.”

Bugün Ortadoğu'nun tarihi bizim tarafımızdan yazılmıyor. Ben Ortadoğu tarihi biliyorum, bir tane Arapça kaynak kullanılmadan yazılmış ve üniversitelerimizde ders kitabı olarak okutulmuş bu coğrafyada. Doğrudan doğruya İngiliz, Fransız kaynaklarından yazılmış. Ve yakın zamana kadar bu coğrafyada Ortadoğu tarihi yazarken Türkçe, Arapça, Farsça kaynakları kullanmak ayıp sayılırdı. Öyle bir psikolojik empoze vardı ki; Türkler, Araplar, Farslar hep yalan yazmışlardır. Onların kaynaklarına bakarsanız doğru bilgiye ulaşamazsınız. Hepsi merkezi bir sistemin parçası. Doğru bir bilgiye ulaşmak istiyorsanız, mutlaka İngilizlerin, Amerikalıların veya Fransızların kaynaklarına müracaat etmeliyiz. Bunu yapmazsanız jüriden de geçemezdiniz zaten.

“Bütün Ortadoğu tahrip edilecek”

Aramızda hem kan davası, hem din davası, hem çıkar davası. Sınırların paylaşılması, ailelerin ayrılması. Sonra aynı toprakların birbirinden farklı beş tarafa garanti edilmesi, taahhütte bulunulması, sonra aranızda anlaşın diyerek savaşa bırakılması. O günden bu güne devam eden ve kusursuz işleyen bir sistem var ama Amerika şimdi diyor ki, 'Bu düzeni Avrupalılar kurdu. Şu anda dünyanın hakimi benim. Ben yeniden bir yapılanma istiyorum.' Çektiğimiz sıkıntı da bunun sıkıntısı. İki amaç var; hem tepeden tırnağa, baştan sona bütün Ortadoğu tahrip edilecek. Onun  yeniden inşa ve imarı için batıya oluk oluk paralar aktarılacak. Aynı zamanda da Ortadoğu'nun bütün kabiliyetleri, bütün mekanizmaları yerlerinden kaçırtılarak batıya aktarılacak ve bir 100 yıl daha garanti edilecek.

“Bu konuları tartışıp, olabildiğince akıllı ve şuurlu kararlar almalıyız”

Burada siz var olmak istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Bütün sorun bu. Eğer istemiyorsanız, sizin başınıza bir sıkıntı gelmez. Beklersiniz, yalnız size sirayet edinceye kadar ve mutlaka eder. Ama bugünlerde, bu konuları tartışır, olabildiğince akıllı ve şuurlu kararlar alırsanız siyasetinizde gelecek doğru kararlar üzerine bina edilirse daha az tökezleme ihtimalimiz olur. Bu sempozyumlar bunu sağlayacak. Hem basınımızın gayretiyle, onların çabasıyla, hem akademisyenlerimizin gayretiyle burada güzel bilgiler, isabetli fikirler ortaya atılacak. Öğrencilerin sorularıyla onlar da çok gelişecek. Ortadoğu insanımızın, dünya insanının kullanımına takdim edeceğiz.  Burada en büyük takdiri söylediğim gibi dünyanın dört bir yanından tarihin başladığı buraya seyahat eden akademisyenler hak ediyor. Tekrar onlara teşekkür ediyorum. ORDAF'ın kurumsal kişiliği, Zekeriya hocanın fedakarlığı zaten her an yanımızda. Biz böyle elimizi soğuk sudan sıcak suya değdirmeden karşımızda böylesine dünyaca önemli bir programı bulduk. Bizim tarih bölümümüz, arka planda çok büyük gayret etti. Bu kadar insanı bir takvimde bir arada buluşturmak, onlar her türlü takdirin üzerinde. Böyle kurdeleyi kesmek de bu kurumun temsilcisi olarak bana düşüyor. Ama benim emeğim hemen hemen en az olan. Onun için bu takdiri saydığım paydaşlarımız hak ediyor. Bizi yalnız bırakmayan vilayetimize çok teşekkür ediyoruz. İlgililere çok teşekkür ediyoruz.  Hayırlı, uğurlu, verimli bir program olacaktır inşallah. Hepinize çok teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.”

Açılış konuşmalarının ardından 2 gün sürecek sempozyum’un ilk oturumu başladı. Başkanlığını Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’un yaptığı oturumda; Prof. Dr. Süleyman Beyoğlu “I.Dünya Savaşı Cephelerinden Kut’ül Ammare”, Prof. Dr. İn’am mehdi Ali Esselman “Modern Irak’ın Kuruluşu’nda İngiltere’nin Rolü” ve Prof. Dr. Usame Abdurrahman Numan ed Devri “İngiltere’nin Irak İşgalinde petrolün Rolü” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdiler. İlk gün yapılan 3 oturuma bugün yapılacak 3 oturumla devam edilecek. Sempozyum, sunumların ardından yapılacak genel değerlendirme toplantısıyla sona erecek. Sempozyuma katılan davetliler, Pazar günü il merkezi ve Söğüt’ü gezecekler. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner524

banner92

banner503

banner520

banner390

banner510

banner563